Yakın tarihimiz itibarıyla bu ölçüde dağınıklığa maruz kalmış bir toplum olarak derlenip toparlanmamız mümkün müydü.? Bir daha kendimiz olarak kendi ayaklarımız üzerinde durabilecek miydik? Zâhirî esbaba bakılınca olumlu bir şey söylemek oldukça zordu; ne var ki inanan gönüller için sebepler her şey demek de değildi. Hak, inayetiyle tecellî buyurunca ne olmazdı ki! Bugüne kadar insanoğlu kaç defa kara-buza yenik düştüğü aynı anda sürpriz baharlarla karşılaşmış; kaç defa en korkunç yangınların bağrında “berd ü selâm”a şahit olmuştu. İnsanoğlu yöneleceği kapıya sadakatle yöneldiği, içini O’na açıp derdini O’na şerh ettiği her defasında içinde bulunduğu ölüm çukurlarını yükselme rampaları hâline getirmiş ve bir hamlede, bir nefhada ulaşılmaz gibi görülen zirvelere ulaşıvermişti. Neden bir kere daha olmayacaktı ki!..
Evet, şimdiye dek samimiyetle O’na yönelenlerden hiç kimse geriye boş dönmemişti ve O’na karşı müstağni duranlardan da asla kurtulan olmamıştı. İşte bütün bu mülâhazalarla bizler şu anda, yüzümüz kara, ama gönüllerimiz tir tir, ümidimizi O’nun rahmetinin enginliğine bağlayarak, yetersizliğimizi-tutarsızlığımızı ve tabiî çaresizliğimizi O’na açıp bizi yepyeni semavî bir takvimle farklı bir diriliş faslına ulaştırmasını diliyor, arzu ve emellerimizi de inayetine emanet ediyoruz