İçeriğe geç

Bu böyleydi, zira bu dünya insanları, hemen herkesi kendileri gibi düşünür, başkalarından bekledikleri saygı ölçüsünde ve daha fazlasıyla onlara karşı saygılı olmaya çalışır; bir adım daha atarak onların elem ve lezzetlerini paylaşır ve arzu eden herkese kalblerinin kapılarını ardına kadar açarlardı. İnsaflıydı onlar; adalete önem verir ve hakkı tutup kaldırmada âdeta yarışırlardı. Evet onlar, önce kendi millet ve vatandaşlarına, sonra da bütün insanlığa karşı fevkalâde âdil ve merhametliydiler; başları sıkıştığında kurt-kuş gelip onların şefkatlerine sığınırdı. Ne kendi aralarında ne de başkalarına karşı kat’iyen hır-güre sebebiyet vermez ve hır-gür çıkaranları da önce diplomasiyle sonra da insanî bir zecirle yola getirmesini çok iyi bilirlerdi.

Bağrında yetiştikleri kültür ortamının yanında, kendi ruh ve mânâ köklerine dayanmaları, an’ane, gelenek ve dinî değerlerinden beslenmeleri sayesinde çok defa kendilerini cennetlikler arasında ve Cennet koridorlarında yürüyor gibi görür, hep öteler mülâhazasıyla yaşar, ufuklarına akan mâverâîliklerle kendilerinden geçer ve tâli’lerine tebessümler yağdırırlardı. Aslında onların böyle güzel görüp güzel düşünmeleri en olumsuz şeylerin arka planında dahi bazı güzelliklerin bulunabileceği inançlarından kaynaklanmaktaydı. Bu itibarla da onlar, gidip gidip çirkinliklere takılma yerine, elden geldiğince her şeyin güzel yanlarını görmeye gayret eder, topluma zarar vermeyen çirkinliklere göz yumar, şunun-bunun ayıplarıyla uğraşma saygısızlığına girmez; sürçen ve düşenlerin elinden tutar ve bir kıblenümâ gibi herkese insanî ufkunu göstermeye çalışırlardı. Böyle davranırlardı, zira onlar, şimdilerde bazılarımızda görüldüğü gibi özlerinden kopmamış ve kendi değerlerine karşı da yabancılaşmamışlardı. Onların nazarında madde-mânâ, dünya-ukbâ tıpkı bir ruh ve ceset gibiydi; birinden bakınca öbürü, ondan bakınca da beriki görünürdü.

219