Bugünkü gibi hatırlıyorum doğup büyüdüğüm köyü-kenti, sokağı-mahalleyi; koyun kuzu meleyişlerini, kuş cıvıltılarını, çoluk çocuk çığlıklarını; yıllarca gelip gidip eşiğini aşındırdığım mütevazi mektebi, öğretmenlerimi ve onların ince tavırlarını. Hiç unutmadım bir cami harîminde geçirdiğim yılları, tarihleşmiş bir mâbedin bağrında tünediğim sıkıntılı günleri; çok uzak kentlere hesapta olmayan seyahatlerimi; sonra hesaba giren ve bir vazifeye dönüşen Murad-ı Sânî beldesindeki imameti; cami penceresiyle mihrap arasındaki gel-git nefasetini; acemiliğime bağlı bir darlık içinde, hata-savap atbaşı, dinim, diyanetim adına mutlaka bir şeyler yapabilme heyecanımı; beni aşan kaderin sırlı planları çerçevesinde bir “vakt-i merhûn”a bağlı sevkleri, insiyakları –buna kendi iradem açısından boşu boşuna çırpınma da diyebilirim– vazife deyip irşad adına ulaşabildiğim her yere ulaşma azm ü gayretini; evet, bütün bunların düşünce dünyamda bıraktıkları derin izler vardı ve unutamazdım hiçbirini…
Unutamazdım bir dehşetli ihtilalle herkes gibi benim de şok yaşadığımı, mesnetsiz tehditleri, sağduyunun sahâbetini, yeniden derlenip toparlanma mevsimini.. sonra gelip kapıma dayanan içinde yeni ihtilal teşebbüslerinin, hastalıkların ve hava değişimlerinin de bulunduğu oldukça maceralı vatanî vazifemi; tebdîl-i hava vesilesiyle maskat-ı re’sim olan beldeye, anneme, babama kavuşup onlarla geçirdiğim nefis Ramazan günlerini, Erzurum camilerindeki vaaz u nasihatleri; haddimin fevkinde gösterilen alâkayı ve bunların içimde oluşturduğu –tabiî idrak ufkuma göre– tahdîs-i nimet mülâhazalarını.. acı-tatlı ve iç içe bu hatıraları unutmam mümkün değildi.