Evet, bir baştan bir başa dünyamızın dört bir yanında harap iller, yıkılmış hanümanlar, mezar taşlarına rahmet okutturan cansız cesetler, hasımlarının akla hayale gelmedik hokkabazlığı karşısında apışıp kalmış irfansız ruhlar, simsiyah bir atmosfer içerisinde yaşayan derbeder, perişan ve cahil kitleler, o tertemiz ikliminizden gelecek ışık ve diriltici soluklara su kadar, hava kadar muhtaçtırlar. Ve ancak bu sayede dirilip kendilerini bulacaklardır. Evet, bu sayede mutlaka bir gün uyanıp kendilerine geleceklerine, silkinip ufuklarını saran kanlı kâbuslardan sıyrılacaklarına inanç ve ümidimiz tamdır. Ve hele, şafakların şafakları kovaladığı, millet içinde millete hizmet düşüncesinin yeniden canlandığı; menfaat düşüncesi, makam sevgisi ve şöhret hissi gibi insanı alçaltan kötü duygu ve tutkuların yerlerini, hasbîlik ve diğergâmlık gibi yüksek hislerin almaya başladığı; zevk düşkünlüğü ve istikbal endişesiyle sarsık ruhlara bedel, hemen her yerde yiğitlik ve civanmertlik soluklayan kimselerin hissedildiği şu günlerde, daha da inançlı ve ümitliyiz. Hatta bu çaplı ve çalımlı hamlelerin, geleceğin içtimaî coğrafyasında meydana getireceği silinmez izleri bugünden seziyor ve görüyor gibiyiz.
Ne var ki, o mutlu yarınların gelmesi için yine de, maddî-mânevî hiçbir şey beklemeden, dünyevî-uhrevî hiçbir sevdaya kapılmadan, “Yol bu, devran bu!” deyip sarsılmadan hak bildikleri yolda yürüyen kara sevdalılara ihtiyaç olacağı da hatırdan bir lahza çıkarılmamalıdır.