Hazanla Gidip Baharla Gelenler
Son asırlarda, içeride ve dışarıda, millet ve ülkemiz hakkında, ne düşünülen ne de söylenilen şeyler hiç de iç açıcı olmamıştır. Bu düşünce ve söylentilere göre, devlet eski güç ve aktivitesini kaybetmiş, toplum bütün bütün fonksiyonunu yitirmiş; kitlelerin çehrelerinde fevkalâde bir durgunluk, dalgınlık ve bitkinlik.. en canlı dakikaları sadece geçmişi sayıklama zamanlarında, en çalımlı halleri ona destanlar dizdikleri anlarda.. yaşadıkları asırla hesaplaşırken maziyi imdada çağırmakla iktifa etmekte ve tahkir edildiklerinde eski devirlerin ihtişamına sığınmakta.. alabildiğine güçsüz, alabildiğine iktidarsız ve ayakta durabilmek için sarmaşıklar gibi hep dıştan destek arama peşinde.. hâsılı, hangi taraftan bakılırsa bakılsın, eskilerde gücün, kuvvetin, canlılığın, nizam ve ahengin yurdu olan bu ülke, harap illeri, kimsesiz hanümanları, yıkılmış yolları, çökmüş köprüleri ve dize gelmiş insanlarıyla yürekler acısıydı…
Bir ölçüde düşünüp söylenenlerin hepsi doğruydu. O kıskıvrak bir cendere içine alınmıştı ve bir taraftan, tıpkı toprağın bağrında çürüyen kökler gibi zeminin ta derinliklerine kadar inen öldürücü sızıntılar onu çürütürken; diğer yandan esip savuran hazan rüzgârları onda ne dal ne de yaprak bırakmamışlardı. Sonra da dört bir cepheden ona hücum eden çeşit çeşit hastalıklar, alttan üstten sarsılmış bu enkaz üzerine gelip taht kurmuşlardı. Bu durum bir taraftan bir bitiş, bir tükeniş, bir inkıraz görünürken, diğer yandan bin bir gürültü, tarraka ve etrafı velveleye vermesiyle de âdeta bir “bâ’sü ba’del mevt”in başlangıcıydı.