Öyle zannediyorum ki, bugün talim ve terbiye müesseselerimizden en yüksek devlet kademelerine kadar görüp müşâhede ettiğimiz kusurların büyük bir bölümü de, işte bu kimliği tesbit edilememiş ilim anlayışından kaynaklanmaktadır. Kanaatim o ki, her şeyi vak’aların dış yüzünde araştıran talim ve terbiye müesseseleri, hikmet ruhundan uzak kaldıkları ve bu müesseselere ilim taassubu, dar kafalılık hükmettiği sürece, nesiller sathileşmeye devam edecek, tefekkür hayatımız daha da sığlaşacak; yeni buluş ve tespitler insanlığın kurtuluşu adına bir kısım sihirli reçeteler takdim etseler bile, dünya çapındaki bu umumî yozlaşmanın önü alınamayacaktır.
Bir yerde, eğer ilmî keşif ve tesbitler, insanoğlunun maddî-mânevî mutluluğunu hedef almıyor ve insanlık ruhunun emrinde şekillenmiyorsa, ilim gayesinden saptırılmış, teknoloji insanlık aleyhinde işlemeye başlamış ve insanoğlu rağmına her şey altüst olmuş demektir.
İnsanoğlu, kulak ardı edilebilecek kadar ehemmiyetsiz bir varlık değildir. O, varlık adına sözü edilen her şeyin merkez noktasını tutmakta; önünde ve üstünde başkalarına yer vermeyen Yaratıcı’nın gözdesi müstesna bir yaratıktır. Kâinatları vareden Zât, onu, varlığın özü, hülasası ve gayesi olarak yaratmıştır. Böyle bir mevkide yaratılan insanın gayesi de, Yaratıcı’sını arayıp bulmak, varlığına gaybî ve uhrevî derinlikler kazandırmaktır.
Bu noktada ilme düşen vazife ise, insanın gözünden perdeyi kaldırıp ona gerçeği göstermek ve onu yeni tefekkür ufuklarına doğru seyahate hazırlamak olacaktır.
Bu sayede, ilmin bütün buluş ve tespitleri, insanoğlunun ruhunda, ötelere doğru uzayıp giden birer merdiven hâline gelecek ve her gün ayrı bir iman şuuru, ayrı bir ibadet aşkıyla şahlanan tâli’li ruhlar, bu merdivenle, cismaniyetin dehlizlerinden kurtulacak, zamanüstü hüviyetlere ulaşarak bütün zaman ve mekânların üstünde Sonsuz’la hemdem olacaklardır.