İçeriğe geç

Gel, Süleyman Nebi (aleyhisselâm) gibi, rüzgârlarla kanatlanan tahtına bin; ilhadla çehresi kararmış dünyalar üzerine şimşekten kamçılarını sal; inkârla gözü bağlanıp diline kilit vurulan ilmin dilindeki kilitleri çöz; dünden bugüne hep karanlık şeyler fısıldayıp duranlara aydınlık bestelerinden bir şeyler fısılda; akrebin kuyruğunu kırıp yılanların ağzına panzehir akıt ve çirkef olan toprakları ruhunda taşıdığın ıtırlarla yıka, Cennet yamaçlarına çevir.

Gel, öyle sihirli oyunlar oyna, öyle sanatlar yap ki, bütün sihirbazların kolları kanatları kırılsın ve senin harikaların karşısında bütün hüner sahipleri apışıp kalsın! Gel, çöllere düşmüş “âb-ı hayat” arayanlara öyle bir şerbet içir ki, suyu Hızır çeşmesinden, şekeri de gökler ötesinden getirilmiş olsun..!

Dört bir yandan misafirliğine koşanlara semadan sofralar indir ve her yanda karanlıkta kalmış ruhları aydınlatacak meşaleler yak! Başka çerağlara ihtiyaç bırakmayacak kadar parlak meşaleler…

Gel, hep ışınlarıyla başımızı okşayan güneş gibi üstümüzde dolaş ve ruhlarımızı aydınlat! Yağmur yüklü bulutlar gibi hep bizi kolla, hasretle yanan sinelerimize sular serp! Senin kehkeşanlara denk ruh ikliminde kol gezen güneşler dünyayı da aydınlatmaya yeter ukbayı da.

Sıyrıl kabuğundan ve ışıklandır karanlığa boğulmuş dünyaları! Bağrındaki bütün su menbalarını sal bağ ve bahçelerimize; her tarafta kevserden çeşmeler akıt! Kendin de, bu çeşme ve pınarlara hazinedarlık yapan yüce dağlar gibi mehabetle yerinde kal! Okyanuslar gibi medlerle kanatlan ve öyle köpür, öyle dalgalan ki, karşı durulmaz o dalgaların her yeri alsın; o güçlü kollarınla sarmadığın bir kara parçası kalmasın!

78