İçeriğe geç

Hz. İbrahim’e (aleyhisselâm), -şimdiye kadar ona bu ismi hiç kimse takmamıştır ama ona- “Seyyah Nebi” dense sezâdır. Nakil imkânlarının çok dar olduğu bir dönemde Babil’de sesini duyuyoruz. Bakıyoruz ki, Hz. İbrahim (aleyhisselâm) Babil’i velveleye vermiş. Sonra Kenan ilinde kendisini görüyoruz. Sonra bakıyoruz ki Suriye’de… Hz. İbrahim Aleyhisselâm Suriye’de bulunan Firavun’un -bir kısım tarihçilerin kaydettiklerine göre- Saduk denen zalim hükümdar- karşısında ve yanında da pâkize eşi Sârâ orada şöyle niyaz ediyor: “Allahım, bu mücadelede, bu yaka-paça olmada, eğer bizi mağlub edersen, yeryüzünde Senin adını anacak kimse kalmayacak.”

Demek, yanında mübarek zevcesi, belde belde, diyar diyar dolaşıyor ve herkese bir şeyler fısıldamaya çalışıyor. Sonra onu, yerle bir olmuş Harem-i Şerif’in başında görüyoruz… Evet, Hz. İbrahim (aleyhisselâm), yeryüzünde bütün canlıların, ezelden ebede kadar hem mihrabı hem de göbeği sayılan ve bağrında Hz. Muhammed’i (aleyhissalâtü vesselâm) geliştiren, kıyamete kadar da saygıyla anılacak olan, hatta yıkılışı da kıyametin en büyük alâmeti sayılan Mekke-i Mükerreme’ye de uğradı…

Evet, Hz. İbrahim (aleyhisselâm) Harem-i Şerif’e kadar gelmiş ve orada maddî-mânevî sellerin önüne katıp sürüklediği yığın yığın çerçöple karşılaşmıştı. Yani küfür ve dalâlet selleri ile Betha’nın dağlarından coşup gelen maddî seller omuz omuzaydı. Sanki, karanlıkların karanlıklarla savaştığı o kapkara günlerde Cenâb-ı Hak, Kâbe’yi maddesiyle, mânâsıyla nezdine almış gibiydi.. İbrahim (aleyhisselâm) bunları gördükten sonra, Kâbe’nin bilinen bir kalıntısına işaret buyurmuş ve oğluyla beraber orada Kâbe’nin yeniden inşasına çalışmış.. sonra insanları O’na çağırmış, vicdanıyla insan olan insanlar Hz. İbrahim’in sesine icabet etmiş ve Kâbe’ye koşmuşlardı.

253