İçindekiler
Soru: Kur’ân’da meyve ve sebze isimlerinin zikredilmesinin verdiği mesajlar var mıdır? Modern tıbbın yanı sıra alternatif tıbba bakışımız nasıl olmalıdır?
Cevap: Kur’an-ı Kerim’de bazı meyve ve sebze isimleri hem dünya hem de Cennet nimetleri olarak yer alır. Allah’ın dünyada ihsan ettiği nimetler birer numunedir. Bunlar bize, ahiretteki nimetleri hatırlatmak üzere verilmiştir. Dünyadaki nimetler, tadıyla, kokusuyla, rengiyle Cennet nimetlerine benzese bile onların aynısı değildir. Kur’an’da zikredilen nimetlere ulaşmak, onlara ebedî olarak sahip olmak dünyada numune olarak verilen nimetlerin en güzel şekilde değerlendirilmesiyle doğru orantılıdır. Mümin dünya hayatında verdiği, ihsan ve ikram ettiği nimetler için Allah’a karşı şükrünü hakkıyla ifa ettiği zaman öbür alemde bu nimetlerin asıllarıyla hem de hayal bile edemeyeceği şekil ve güzellikte kendisine verildiğini görecektir. Çünkü buradaki numunelerin asılları ve hakikatleri Cennet’tedir. Bir âyet-i kerimede, وَفِيهَا مَا تَشْتَهِيهِ الْأَنْفُسُ وَتَلَذُّ الْأَعْيُنُ buyrulmak suretiyle, Cennet’te nefislerin arzu ettiği ve gözlerin lezzet aldığı bütün nimetlerin bulunduğu ifade edilmiştir. (Zuhruf sûresi 43/71)
Kur’ân ve Sünnet’teki Yiyecekler ve Hatırlatma Hikmeti
Kur’ân’da, dünya ve Cennet nimetleri sayılırken numune olarak üzüm, hurma, incir, zeytin, nar, zencefil gibi bazı yiyeceklerden bahsedilir. Kur’ân’ın bu tür yiyeceklere yer vermesinin öncelikli maksadı, insanlara Allah’ı hatırlatıp onları Âlemlerin Rabbi’ne karşı hamd ve şükre teşvik etmektir. Çünkü Kur’ân’da yer alan her şey öncelikle Allah’ı hatırlatmaya ve ebediyete bakar. Bununla birlikte âyetlerde bahsedilen bu nimetlerden bilimsel bazı gerçeklere ulaşılabilir ki bu da yine Kur’an’ın ilâhî kelam olduğuna şahitlik eder.
Bu itibarla Kur’ân’ın zikretmiş olduğu yiyeceklerde insanlar için önemli bir kısım faydaların olabileceği mülâhazasıyla onların üzerine eğilebiliriz. Diyelim ki Kur’ân’da üzümden bahsediliyor. Biz laboratuvar ortamında onun kabuğunu, çekirdeğini veya özünü inceleyerek bunlardan istifade yollarını araştırabiliriz. Aynı şekilde daha başka meyve ve sebzeleri değişik şekillerde analiz ederek hem sağlık açısından faydalı olacak gıda ve ilaçlar üretiriz hem de laboratuvar lisanıyla insanlara bir şeyler anlatırız.
Aynı şekilde, hadis-i şeriflerde de tıbba dair ifadeler vardır. Nitekim âlimlerimiz de Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) tıbbi mevzularla ilgili tavsiyelerini “tıbb-ı nebevî” başlığı altında bir araya getirmişlerdir. Biz onları da laboratuvara götürmeli, incelemeli, test etmeliyiz. Samimi inanmış bir Müslüman, sahih bir senetle kendisine ulaşan bir hadisi kaldırıp bir kenara atamaz. Fakat herkesin bu hassasiyeti taşımadığını da göz ardı etmemeli. Bu yüzden böyle konularda konuşurken insanların sinesinde Efendimiz’in sözlerine karşı en ufak bir saygısızlık uyarmamaya dikkat etmeliyiz. O’nun tavsiyelerini doğru anlama noktasında araştırma sonuçlarını, bilimsel gerçekleri de mutlaka değerlendirmeliyiz.
Günümüzde bilim dilini, laboratuvar dilini kullanmak çok önemlidir. Belki İbn Sina, Harizmi ve Razî gibi âlimler yaşadıkları dönemde kendilerine göre bir kısım ilmî hakikatler üzerinde durmuşlardır. Fakat şimdilerde modern farmakolojinin, tıp mesleğinin dili farklıdır. Anlatılması gerekli olan hususlar bu dil kullanılmak suretiyle anlatılmalıdır.
Modern Tıp ve Alternatif Yöntemler
Öte yandan günümüzün tıp bilimi pozitif esaslar üzerine müesses olduğundan, doktorların pek çoğu, bitkilerle tedaviyi göz ardı ettikleri gibi, kendi bilgi ve pratiklerine uymayan alternatif tıbbı da yeterince önemsemiyorlar. Hatta bu konuda sert bir tutum takınılıyor, yer yer aksi yönde sert açıklamalar yapılıyor. Hâlbuki bunlar, gerek Batı’da gerekse Uzakdoğu ülkelerinde uygulanan ve faydası da görülen tedavi yöntemleridir. Meselâ onlar, ayakların altındaki akupunktur noktalarına masaj yapmak veya vücuttaki elektriği dengelemek suretiyle bir kısım rahatsızlıkları tedavi ediyorlar.
Bütün bunları beraber düşündüğümüzde modern tıbbın dışında kalan farklı tedavi yöntemlerine karşı en azından mülahaza dairesini açık tutmak gerek. İbn Sinalardan, Harizmîlerden, Razilerden sağlık ve tıbba dair bize gelen bilgiler “eski” diye kaldırıp bir kenara atılamaz. Çünkü bunların önemli bir kısmı tecrübelere dayanıyor. Bunlardan istifade edilerek daha ileri gitmeye çalışılmalı. Hatta halk arasında yaygın olarak bilinen ve uygulanan bir kısım tedavi yöntemleri de göz ardı edilmemeli, üzerinde çalışma yapmadan, laboratuvarda bunları tahlile tâbi tutmadan doğrudan reddetme yoluna gidilmemelidir. Önce bir bakılmalı, hakikaten söylenen ve yazılanların bir aslı astarı var mıdır, sağlam bir temele dayanıyor mudur? Reddedilecekse de bilip anlaşıldıktan sonra reddedilmeli; ne peşin hükümlü olmalı ne de ezbere konuşmalı.
Maalesef günümüzde tıpla ilgili konularda iki farklı dünya oluşmuş durumdadır. Bunlar konuştuklarında, birbirlerinin dilini anlamıyorlar. Her birisi kendi gittiği yolun daha doğru olduğunu düşünüyor ve karşı tarafı hafife alıyor. Kanaatimce bu konuda izlenmesi gerekli olan yol, tıp tahsili yapmanın, farmakoloji eğitimi almanın yanı sıra alternatif tıp adına ortaya konulan tedavi yöntemleriyle de meşgul olmak ve bunların temel esprisini de kavramaktır. Veya alternatif tedavi yöntemlerini bilen kişilerin, tıp alanında da eğitim görmeleri, ihtisas yapmalarıdır.
Günümüzde alternatif tıp adına imal edilen ilaçların ne ölçüde faydalı olduğunun anlaşılması da bunların laboratuvar ortamında incelenmesine, test edilmesine ve araştırmalara konu yapılmasına bağlıdır. Bu açıdan tıp veya eczacılık alanında uzmanlık yapan kişilerin, bu alanlarda da araştırma yapmaları ve alternatif tedavi yöntemlerini öğrenmeleri çok faydalı olacaktır.
Avrupa ve Amerika gibi yerlerde bu ayrıklık kısmen giderilmiş ve bu iki farklı alan kısmen yan yana getirilmiştir. Biz, temel itibarıyla günümüzün pozitif mülâhazalarına bağlı tıp ilmini onlardan almış olmamıza rağmen, hâlâ bu konuda direnç gösteriyoruz. Hâlbuki onların kısmen hallettikleri bu problemi giderme adına biz de çaba harcasak, farklı ilaçları ve tedavi yöntemlerini denesek hiçbir şey kaybetmeyiz.
İlim, Araştırma ve Hakikat Aşkı
Bizim ilim ve araştırma alanındaki durgunluğumuzun başlangıcı hicri beşinci asra dayanır. Günümüzden beş asır önce ise bu mesele büyük ihmale uğramıştır. Belki İstanbul’un fethinden sonra farklı alanlarda başarılarımız olmuştur. Fakat o dönemden sonra bizim medreselerimizde ciddî bir kısırlaşma başlamış ve yeni fikirler üretilememiştir. Bazı âlimlerin fevkalâdeden sergiledikleri gayretleri takdirle karşılasak da genel anlamda ciddî bir duraklamanın olduğunu kabul etmemiz gerekir.
Biz yeni fikirler üretemeyince bu sefer Batı’dan bilgi transfer etmeye başladık. Fakat onların ilim anlayışları pozitivist, natüralist ve materyalist mülâhazalara dayanıyordu. Genel itibarıyla ruh ve mânâya önem vermiyorlardı. Biz her şeyi Batı’dan almaya, onlardan gelen her şeyi olduğu gibi kabul etmeye ve kendi değerlerimizden uzaklaşmaya başlayınca, içimizde Darwin’den daha darwinci, Lamarck’tan daha lamarkçı insanlar yetişmeye başladı.
Batı, araştırmaya çok önem vermiş ve bütün meselelerini araştırma blokajı üzerine oturtmuştur. Dolayısıyla onlarda araştırmaya dayanan fikirler hüsn-ü kabul görmüş; araştırma ve tecrübeye dayanmayanlar ise eğreti kalmıştır. Bunlar bazıları için bir mânâ ifade etse de Batı düşüncesine göre yetişmiş insanlar için bir değer ifade etmez.
Bu itibarla eğer bugün biz, tıp alanında yapacağımız çalışmaları sağlam bir blokaj üzerine oturtmak istiyorsak, araştırmaya önem vermemiz, meselelerimizi laboratuvar ortamında test etmemiz ve onları deneyip tecrübe ettikten sonra ortaya koymamız gerekir. Hâsılı tıpla ilgili herhangi bir konuda konuşmadan önce, gerekli araştırma ve deneyler mutlaka yapılmalıdır.
Bu konularda çok ciddî gayretlere, büyük çalışmalara ihtiyaç ve meselenin temelden ele alınması gerekiyor. İnanan insanların laboratuvarlar, hastaneler kurmasına, oralarda araştırmalar yapmalarına ve elde ettikleri sonuçları kendi inanç ve kendi felsefeleri merceğiyle değerlendirmelerine ihtiyaç var. Onlar, bir taraftan Allah’a ve diğer iman erkânına sağlam inanmalı, diğer yandan bu çalışmaların yapılmasını bir gayret-i diniye ve gayret-i milliye olarak görmeli ve kendilerini araştırma sevdası, hakikat tutkusu ve ilim aşkıyla bu işe vermelidirler.
Batının farklı alanlarda elde ettikleri başarıların arkasında onlardaki bu ilim ve araştırma aşkı vardır. Bazı belgesellerde de görüldüğü üzere, onlar araştırma ve çalışmalarıyla kâinatı didik didik etmişlerdir. Gerek hayvanlar gerekse bitkiler dünyasına dair yaptıkları gözlem ve müşahedeleri neticesinde insanın başını döndürecek sırlara vâkıf olmuşlardır.
İşte müminlerde de böyle bir duygunun harekete geçirilmesine ihtiyaç vardır. Aslında bizim altın çağımız olan, hicri ikinci asırdan başlayarak beşinci asra kadar geçen sürede farklı ilim dallarında devasa ilim adamları, binlerce hakikat aşığı araştırmacı yetişmiştir. Fakat daha sonraki dönemlerde bu ruh kaybolmuştur. İlim alanında yaşadığımız ikilemin bertaraf edilmesi ve ortaya attığımız düşüncelerin hüsn-ü kabul görmesi adına yeniden böyle bir dönemin başlatılmasına şiddetle ihtiyaç vardır. Günümüzde ilim çevrelerinde kabul edilen esaslar ve kullanılan yöntemler nelerse bizim de kendi meselelerimizi bunlara göre ortaya koymamız gerekmektedir. Çünkü ortaya koyacağımız düşüncelerin sağlam ve itiraz edilemez olması buna bağlıdır. Bunun için de ciddî bir araştırma ve hakikat aşkıyla bu işe yönelmemiz gerekmektedir.
Batı dünyasının uzun yıllardan beri yapmış oldukları araştırmaları sadece maddî imkânların genişliğine vermek doğru değildir. Ne derece doğru bilemiyorum ama sinemayı icat eden kişinin gala gecesinde yoksulluktan öldüğü anlatılır. Keza Newton’a veya Edison’a baktığınız zaman, bunların da aristokrat insanlar olmadığını, yoksul ailelerden geldiklerini görürsünüz. Demek ki bunları harekete geçiren asıl güç, onlardaki hakikat aşkıydı.
Modern Bilimlerin İnanç Eksenli Yeniden İnşası
Onların neye hakikat dedikleri ayrı bir meseledir. Her ne kadar bir kısmı Zât-ı Ulûhiyet’e inansalar da büyük ölçüde onların hakikat dedikleri şey madde âlemiyle sınırlıdır. Farklı bir ifadeyle eşya ve hâdiselerin neden ibaret olduğunu anlama çabasıdır. Necip Fazıl’ın ifadesiyle eşya ve hadiseleri hallaç etmiş ve farklı ilimleri fizikî âlemin varılabilecek son noktasına kadar götürmüşlerdir. Fakat inanan insanların işi burada bırakmamaları, fizikten metafiziğe, maddeden manaya, materyalist düşüncelerden spiritüalist mülâhazalara sıçramaları ve gerçeğin çehresini orada görmeye çalışmaları gerekmektedir. Çünkü bizim için hakikat bunların hepsinin bir araya gelmesiyle ortaya çıkar.
Evet, bir mutlak ve objektif hakikat bir de araştırmacı nazarında izafî hakikatler vardır. Meseleyi maddede ve fizikî dünyada sonlandırma, bir yönüyle izafî hakikate ulaşma demektir. Mutlak hakikatin anlaşılması ise Pascal’ın veya Jean’ın yaptığı gibi maddenin öbür tarafına sıçrayarak meselenin daha derince bir mülâhaza ile ele alınmasına bağlıdır. Onlar maddede ulaştıkları helezonun zirvesinde durarak Zât-ı Ulûhiyet’in âsârını temaşa etmiş ve kendilerinden geçip ağlamışlardır.
Diğer taraftan yapılan çalışmaların ‘ego’ya bağlı götürülmemesi, araştırma ve keşiflerin, kişinin kendini ifade etmesi maksadıyla yapılmaması da çok önemlidir. Evet, biz bir küheylan gibi ölünceye kadar hakikat, ilim ve araştırma aşkıyla koşturmalı, ömrümüzü laboratuvarlarda, araştırma merkezlerinde geçirmeliyiz. Fakat nihayetinde fiziği delerek öbür tarafına geçmeli, O’nun Sübuhat-ı Vechi’nin şualarının bütün masivayı yakıp kavurduğu ve kül ettiği noktaya ulaşmalı ve kendimizden geçip erimeliyiz. Fena fillâh makamına erdikten sonra da beka billâh’a ulaşmalıyız. Yani şahsımız itibarıyla fena bulduktan sonra O’nun bize olan tecelli ve teveccühü sayesinde bir vücud-u cavidani ile yeniden var olma ufkuna ermeliyiz. Zira yapılan çalışmalarda asıl olan, meseleyi Hakikatü’l-hakaik’e götürebilmektir.
İlim mahfillerinde, üniversitelerde, araştırma merkezlerinde, laboratuvarlarda kendimizi ifade edeceğimiz imkânlara sahip olacağımız güne kadar farklı iddialara girmemiz, yeni bir terminoloji veya dil geliştirmemiz, sebepleri silmemiz, natüralist ve pozitivist mülâhazaları bir kenara atmamız mümkün değildir. Çünkü bu takdirde bize, “Neye binaen bunları yapıyorsunuz?” diye soracaklardır. Ben, günümüzde bu işin üstesinden gelecek kıvamda ilim insanlarımızın mevcut olduğuna inanıyorum. Allah, okunmayacak, anlaşılmayacak bir kitabı önümüze koymamıştır. Tekvinî emirleri, okunsun, anlaşılsın ve mânâsından bir şeyler çıkarılsın diye önümüze sermiş ve ondaki muğlak yerleri de Kelâm-ı Kadimiyle bize şerh etmiştir. Dolayısıyla bizim inanç değerlerimize inanan bizim dünyamızın araştırmacıları, Kur’ân’ı gez-göz-arpacık yaparak, önlerine serilen kâinat kitabını doğru bir şekilde okumalıdır. Okudukları hakikatleri de karşı tarafın kabul edebileceği bir dille ifade ve izah etmelidir.
Biz, bütün ilimleri yeniden bir kere daha gözden geçireceğimiz ve onları kendi düşünce platformumuzda sağlam ve makul bir zemine oturtacağımız âna kadar ikilemden kurtulmamız mümkün olmayacaktır. Meselâ fizik, kimya, matematik, tıp, hendese ve farmakoloji gibi ilimlerin Allah’tan bahsettiğini söyleyebiliriz. Fakat bunu ilimlerin kendi diliyle ortaya koyamadığımız sürece bu sözlerimiz çokları için bir anlam ifade etmeyecektir. Çünkü başkaları bu ilimleri pozitivist ve materyalist mülâhazalarla konuşturmuş ve yer yer vakıa mutabık olmayan şeyler söylemişlerdir. Biz bu tür yerlere gelince, agnostik bir mülâhazayla oraları atlamak zorunda kalıyoruz. Veya yaptığımız çalışmalar bir yama olmaktan öteye geçmiyor. Çünkü söz konusu ilimlerin temel kaidelerini başkaları ortaya koyduğu için bunlar bizde eğreti duruyor. Temelde araştırmalar farklı bir mülâhazaya bina edildiğinden, bu ilimler bizim için her zaman kendilerine mahsus dilleriyle aynı şeyleri söylemiyorlar. Onlara kendi dilimizi öğreteceğimiz, onları kendi dilimizle konuşturacağımız, kendimize mâl edeceğimiz, sindireceğimiz ve hazmedeceğimiz âna kadar da bu ikilemden kurtulamayacak ve bulduğumuz yamalarla meseleyi idare etmeye çalışacağız.
