Posts Tagged ‘hadis i şerif’

Haftanın Hadîs-i Şerîfi: Asrın Müslüman Algısı ve Sakal

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET DUA

Sahih-i Müslim esas kitap olmak üzere yaklaşık yirmi eserle karşılaştırmalı hadis-i şerif müzakere ettiğimiz derste geçen gün Peygamber Efendimiz’in şu beyanı da zikredildi:

عَنِ ابْنِ عُمَرَ، قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ:

«خَالِفُوا الْمُشْرِكِينَ أَحْفُوا الشَّوَارِبَ، وَأَوْفُوا اللِّحَى»

İbni Ömer (radıyallahu anh) Rasulûllah Efendimiz’in şöyle buyurduklarını nakletmektedir:

“Müşriklere muhalefet edin! Bıyıkları kısaltın, sakalları uzatın.”[1]

***

Yakın dönem bazı İslam ulemasının görüşleri ayrı tutulacak olursa; sakal bırakmanın Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) sünnetlerinden olduğu hususu tartışma kabul etmez bir gerçektir.[2] M. Ebu Zehra gibi bazı ulemanın sakal bırakmayı “devrin âdeti”[3] olarak değerlendirmeleri, farklı veriler ışığında vardıkları bir kanaat olsa da Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) sakal bırakmayı hem uygulayıp hem de tavsiye buyurmuş olmaları sakal bırakmanın hem fiili hem de kavli bir sünnet oluşuna en büyük delildir. Öte yandan; her ne kadar M. Ebu Zehra, sakal bırakmayı Efendimiz’in âdet-i seniyyelerinden kabul etse de onun da; “şayet bir kimse bu Efendimiz’in bu âdetine ittiba düşüncesi ile sakal bırakırsa sevap kazanır” diye eklediğini de görmekteyiz. Netice itibariyle sakal bırakmak; hem sakal bırakmanın sünnet olduğunu kabul edenler, hem de onu “devrin bir âdeti” olarak kabul edenlerce -ittiba niyetiyle yapılırsa- bir hayır kapısı olarak kabul edilmiş olmaktadır.

Öte yandan “sakal sünnet midir yoksa devrin âdeti midir?” sorusuna yanıt veren pek çok makale kaleme alınmış ve pek çok eser ortaya konmuştur. Başlıktan da anlaşılacağı üzere biz bu hadis-i şerif vesilesiyle aslında öncesinde çok da temas edilmemiş bir konuya temas etmeye çalışacağız. İzahını yapmayı daha elzem bulduğumuz husus; farklı gerekçelerle sakalı bırakmayı terk etmek durumunda kalan sair Müslümanlara, sakalın sünnet oluşu üzerinden yönelttiğimiz tenkitlerimizde “ıskaladığımız dinin temel hedefleri ve yitirdiğimiz semahat (hoşgörü) duygumuz” olduğudur.

Evet, ilk paragrafta da özetle ifade edildiği gibi, sakalın sünnet oluşu münakaşası gereksiz bir hakikattir. “Ne var ki, sakal bırakmak sünnet ise de, bırakmamak haram değildir.”[4] “Bu yüzden, sakal bırakmayana günah işliyor demek sertçe bir yaklaşım olsa gerek. Zaten, bir insanın arkasından, ona günah işliyor demek, gıybettir. Gıybetin haram olduğu ise kat’îdir.”[5]

Hadis-i şerifin izahına geçmeden önce dikkatlerimizi çeken bir hususu üzerinde düşünülmesinin fayda vereceği mülahazası ile ifade etmek istiyoruz. Hadis-i şeriflerden anladığımız kadarıyla; Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimiz tarafından o dönemde yaygın olmayan bir şey sadır olduğunda hemen sahabe Efendilerimiz’in o yeni olan şeyi kendi hayatlarına aktardıklarını görüyoruz. Mesela Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) yüzük edinmeleri o dönemde toplumda hemen gündem olmuş, sahabeden pek çok insan yüzük edinmiş ve durum da bizlere ulaşan rivayetlerde açık açık kendini göstermiştir. Oysa Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimiz “sakalınızı bırakın” buyurduktan sonra o güne kadar sakalsız olan bir sahabinin o günden sonra sakal bıraktığını ifade eden bir habere rastlamamaktayız. Yüzük edinmekle alakalı, hangi sahabinin yüzük edindiği ve sonrasında gelişen hadiseler ile alakalı rivayetler bol miktarda iken “sakalınızı bırakın” emrinden sonraki hadiseler ile alakalı “falanca kişi o günden sonra sakal bırakmıştır” gibi bir rivayetin olmaması üzerinde düşünülmesi gerekli olan bir husustur. Bu hususun, öncesinde var olan bir uygulamaya, belli hikmetlere mebni yön vermek zemininde mi, yoksa o güne kadar bilinmeyen yeni bir durumun inşası zemininde mi neş’et ettiğinin anlaşılması bakımından önemli olduğuna inanıyoruz.

Müşriklere Muhalefet Edin

Evvela, sakalın tavsiye olunduğu hadis-i şeriflerde Resulûllah Efendimiz’in “müşriklere muhalefet edin” diğer hadis-i şeriflerde de “Mecusilere muhalefet edin” şeklinde beyanlarda bulunmaları, akıl ve ilim sahibi bir insanın dikkatini çekmesi gereken en temel noktalardan birisidir. Zira bazı hakikatlere ulaşmak, detayları görmezden gelerek asla mümkün değildir. Efendimiz bu sadette neden “müşriklere yahut mecusilere muhalefet edin” buyurmuş olabilirler diye düşünecek olursak, karşımıza çıkan husus şu olacaktır: “Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), ashabını, öncelikle müşriklere benzemekten men etmiş,[6] Ehl‑i Kitab’a benzeme hususunda bir sınırlandırma getirmemişti. Çünkü menşe itibarıyla onlar, semavî bir dine dayanıyorlardı. Daha sonra, müşriklere de, Ehl‑i Kitab’a da benzememe O’nun (sallâllahu aleyhi ve sellem) bir şiarı oldu.[7] O, saç‑sakal dâhil her şeyde Müslüman’ın kendisi olmasını arzu ediyor ve İslâmî şahsiyet ve İslâmî kimliğin korunmasını hedefliyordu. Mühim olan da budur. Aşamadığımız birtakım gerçekler olsa bile, Müslüman daima kendi olmaya çalışmalı, takıldığı yerde de niyetini sağlam tutarak, her şeye rağmen farzları ve hususiyle bugün en önemli farz olan iman ve Kur’ân hizmetini ikameye devam etmelidir.”[8]

İslam’ın emirlerini; yerine getirilmemesi zorunlu ve zorunlu olmayan emirler olarak temelde iki kategoride değerlendirecek olursak; mesela iyiliği emretme kötülükten nehyetme farz vazifesi karşısında sakal bırakmanın -yerine getirme zorunluluğu açısından- mertebesi nedir bunu iyi tespit etmek lazımdır. “Bu sözlerimize bakarak, bizim bunların aleyhinde olduğumuz zannedilmemeli; hiç kimse için de düşünülmemeli; ne var ki dinin vaz’ettiği kriterlere saygıda da kusur edilmemelidir. Evet, bunlar, her ne kadar Efendimiz’e ait birer âdet-i seniyye olarak değerlendirilse ve O’nunla irtibatımızın, O’na bağlılığımızın bir ifadesi sayılsa da, meselenin yerinin dinî kriterler açısından çok iyi bilinmesi de zarûrîdir.”[9]

Müslümanlar olarak derdimiz kendimizde olan bir güzelliği allayıp pullayıp onunla diğer Müslümanlara Müslümanlık pazarlamak değilse sakal sünneti üzerinden din hassasiyetlerimize yarış atları muamelesinde bulunmaktan uzak durmalıyız. Zira Resulûllah Efendimiz’in bütün sünneti sakaldan ibaret değildir. O’nun bütün sünnetlerini yerine getirmek ise ancak ve ancak ehass-ı havas’tan bazı seçkin Allah dostlarına nasip olmuştur. Dolayısıyla dindarlıkta sebkatini nazara vermek gibi dinen zaten mahzurlu halleri hele de başka din kardeşinin dini hassasiyetini sorgular bir formatta ortaya koymak bir kaybetme zeminine dönüşebilir. Daha da ötesi Fahr-i kâinat Efendimiz’in sakaldan çok daha önemli birtakım sünnetleri vardır ki; dini selim ve aklı selim insanlar sair sünnetler arasında sakalın konumunu tespit etseler, Müslümanların birbirlerini gıybete varan tenkitlerinin ne kadar da yersiz olduğu çok net anlaşılacaktır. Eğer sünnetleri ifa üzerinden bir değer yargısı oluşturulacaksa bir insanın gece ibadetini kaçırıp kaçırmaması sakallı olup olmamasından çok daha öncelikli bir kriterdir. Yalana talana göz yummamak, hakkın müdafisiz kaldığı bir dönemde dahi tek başına da kalsa Hakk’ın sesi olabilecek Muhammedî bir tavır sergilemek kişinin dini noktasında çok daha aydınlatıcı bir kıstastır. Bu cümlelerden hareketle sakalın -haşa- önemsiz bir sünnet olduğunu izah etmeye çalıştığımız anlaşılmamalı. Maksadımız meselenin ehemmiyetinin dini kriterler açısından tespitidir.

21. Yüzyıl ve Yaygın Müslüman Algısı

Mecellede önemli bir kaide de; “zarar-ı âmm-ı defetmek için zarar-ı hâss ihtiyar olunur” ilkesidir. Yani daha küçük bir zararı tercih etmekle daha kapsamlı bir zarardan korunmak mümkünse o küçük zararı göze almak lazımdır. Belki daha doğru bir ifadeyle; büyük bir zarardan korunmak küçük bir zararı göze almadan mümkün olmayacaksa o küçük zarar kerhen de olsa tercih edilmelidir.

Bugün belli merkezler eliyle, sistemli olarak, İslam ve Müslüman düşmanlığının toplumların algı dünyalarına sızdırıldığı herkesçe malum acı bir hakikattir. Ve ne yazık ki bundan daha üzücü olanı ise İslamofobi propagandasının işlendiği her mecrada temel propaganda malzemesi bir takım güçler elinde payimal olan sakallı ama sığ Müslümanlardır. İslam ve Müslümanlık adına böyle menfi algı dayatmalarına sakallı fakat sığ Müslümanların da -farkında olarak yahut olmayarak- yapıp ettikleri ile tabiri caizse lojistik destek sağladığı bir dünyada, gerçek Müslümanlıkla insanlar arasına örülen bu duvarların yıkılmasının zorunluluğu sair zamanlara oranla daha bir önem kazanmaktadır.

Bugün hususiyle batı insanının zihninde yer etmiş Müslüman algısında sakal, terör, kan ve vahşet başroldedir. Bu açıdan; bir kilise haziresinde doğan bir insanın, maddi refahı yerinde ve kendi dininin hâkim olduğu topraklarda gözle görülür bir sükûnet ortamı da hâkimse kendi inandığı değerlerinden şüpheye düşüp hak ve hakikat arayışına girmesi, hele de yaygın Müslüman algısından hareketle İslam’a ilgi duyması imkânsıza yakın derecede zordur. Eğer Müslümanlar aleyhine yayılan bu menfi propagandalara dur diyecek derecede güçlü ve etkin kitle iletişim araç ve mecralarına da sahip değilseniz, sakal gibi esasa dokunmayan bir takım değerlerinizden, insanları gerçek İslam ile buluşturma uğrunda feragat etmeniz kaçınılmazdır. Zira sakal gibi Efendimiz’in “fıtrattandır”[10] buyurdukları bir sünnet dahi bu “terörist” algısını destekleyen bir argüman olarak kullanılmaktadır. Öyle ki bugün yoldan geçen herhangi bir gayr-i müslimin kolundan tutsanız, bir tuvalin önüne getirseniz ve “Bana bir Müslüman bir de terörist portresi çiz” deseniz -her ne kadar hakikat çok farklı olsa da- Müslüman ve terörist portresi hakkında fırçasının kaydığı ilk uzvun sakalları olduğunu göreceksiniz. Müslüman ve terörist imajının zihinlerde bu denli yakınlaştı(rıldı)ğı bir ortamda dinin esasatına ait değerlerden olmadığı halde bu yanlış algıya hizmet ettirilen bir takım değerlerimizi sergilemeyi ertelememiz, gerçek İslam ile insanların buluşmasına engel olan duvarlardan birini daha bertaraf etmemize vesile olacaksa bunun adı “umumi bir zararı defetmek için daha lokal bir zararı tercih etmek gerekir” kaidesinin işlettirilmesidir. Zira sakallı bir insan görüldüğünde insanların yolunu değiştirdiği bir ortamda, böyle esasa ait olmayan bir mevzuyu ertelememekteki inadımız sebebiyle, insanlar İslam’dan uzaklaşmak gibi umumi bir felakete sürükleniyorlarsa bizim Müslümanlar olarak basiret tutukluğu yaşadığımız muhakkaktır. Ve Fahri Kâinat Efendimiz’in firasetini medhettiği Müslümanlar’ın da böyle Müslümanlar olamayacağı açıktır.

Müslümanlar adına daha üzücü bir tavır ise bu konjonktürel zorunluluğu fark edip ona göre sakal bırakma, kılık kıyafet gibi esasa dokunmayan hususlarda, esasa zarar vermeyecek bir formatta kendini güncellemenin lüzumunu görmüş bir kısım Müslümanların, bu zorunluluğu göremeyen diğer Müslümanlarca tenkite maruz bırakılmaları ve günah işlemekle itham edilmeleridir.

Sakal Bırak(a)mayan Müslümanlara Mü’mince Bakış Nedir?

Evet, yukarıda da ifade edildiği gibi sakal bırakmak bir sünnettir ve sevabı büyüktür. Bununla beraber sakalı terk etmek haram değildir. Yani bu demektir ki sakal sünnetini yerine getiren bir Müslüman sevaba nail olacaktır. Ama birtakım zorunluluklar sebebiyle bu sünneti ifa edemeyen Müslüman ise günaha girmiş olmamaktadır. Dinin, hükmü bu minvalde karara bağladığı bir mevzuda, dinin hükümleri ile hayatına yön verdiği iddiasında olan bir müminin, din kardeşini böyle bir konuda hala tenkit etmesi onu günaha girmekle itham etmesi anlaşılabilir bir durum değildir.

Eğer “Biz Müslümanlar olarak, içinde bulunduğumuz ve aleyhimize işleyen bu şartları ve konjonktürü göz ününde bulundurmadan, her ne şartta olursak olalım inandığımız şeyleri yerine getirmeliyiz!” denilecek olursa; açıktan tebliğin neden ilk vahiyle birlikte hemen başlamadığının, Mekke’de onca tahammülfersa eziyet karşısında neden mukabelede bulunulmadığının, neden Mekkelilerin kin ve gayz damarına dokunacak hususlardan ısrarla uzak durulmaya çalışıldığının ve daha pek çok hadisedeki basiret eksenli tutumun sebeplerini izah noktasında güçlükler doğacaktır. Eğer tebliğde dikkat edilmesi gerekli olan bir takım hassasiyetler ve göz önünde bulundurulması gerekli olan zorunluluklar yoktur denilirse; Resulûllah Efendimiz’in Yemen’den gelen heyet ile alakalı “onlar yumuşak kalbli ve nâzik gönüllü zevattır” tembihinin hangi gayeye matuf olduğunun izah edilmesi gerekmektedir.

Evet, Mümin firaset ve basiret insanıdır. Şayet Efendimiz’in (sallâllahu aleyhi ve sellem) hayat-ı seniyyelerine bu kuşatıcı nazarla bakabilmiş olsaydık esasata ait olmadığı halde bugün müminlerce gereksiz yere gündemde tutula tutula kangrene dönmüş pek çok problem daha patlak vermeden bertaraf edilmiş olacaktı. Zihinlerimizdeki bilgi postuna bürünmüş obsesif önyargılarımızla O’nun tüm çağları aydınlatan hayatını okumaya kalkmamış olsaydık bugün semahat (hoşgörü) duygularımızla hayatta ve hayattar olarak var olacaktık.

Cenâb-ı Hak aklımızı ve kararlarımızı basiret ve firaset nurlarıyla te’yid buyursun!

Sefa Salman

[1]. Sahih-i Müslim, Taharet 54

[2]. M. Fethullah Gülen, Fasıldan Fasıla 2

[3]. Muhammed Ebû Zehra, Usûlü’l-fıkh s.38.

[4]. M. Fethullah Gülen, a.g.e

[5]. M. Fethullah Gülen, Prizma 4

[6]. Buhârî, libâs 64

[7]. Bkz.: Ebû Dâvûd, salât 88; Abdurrezzak, el-Musannef 4/287; el-Bezzâr, el-Müsned 8/406.

[8]. M. Fethullah Gülen, a.g.e

[9]. M. Fethullah Gülen, a.g.e

[10]. Sahih-i Müslim, Taharet 56

Namaz: Dinin Direği Mü’minin Miracı

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

عَنْ جَاِبرٍ رَضِيَ اللهُ عَنْهُ

قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ

بَيْنَ الْعَبْدِ وَ بَيْنَ الْكُفْرِ تَرْكُ الصَّلاَةِ

* * *

Hazreti Câbir (radıyallahü anh), Kainatın Medar-ı İftiharı Efendimiz (aleyhissalatü vesselam)’ın şöyle buyurduğunu rivayet ediyor:

“Kul namazı da terketti mi, işte o zaman küfürle arasında hiçbir perde kalmamış demektir.”

(Müslim, İman, 134; Ebû Davud, Sünnet, 15;  Tirmizî, İman, 9; İbn Mace, İkamet, 17)

 

Namaz: Dinin Direği Mü’minin Miracı

Salih amellerin tâcı olan namaz, Kuran-ı Kerim’de imandan sonra en çok zikredilen ve hakkında vurgu yapılan ibadettir. Sünnet-i seniyyede de namazın ayrı bir yeri vardır. İslam’da İbadet ve amel-i salih denince ilk akla gelen namazdır.

Namaz, diğer salih amelleri câmi, kuşatıcı olması yönüyle Peygamber Efendimiz (sallallahü aleyhi vesellem) tarafından üzerinde hassasiyetle durulmuştur. Hadis-i şeriflerde vârid olduğuna göre ahirette kulun ilk olarak hesaba çekileceği amel namazdır ve bu hususta hesabını kolay veren kimsenin, diğer amelleri hakkında da hesabının kolay olacağı bildirilmiştir.

Kur’an-ı Kerim’de pek çok zikredilen namazla ilgili olarak bir ayet-i kerime şöyledir:

وَأَقِمِ الصَّلاَةَ إِنَّ الصَّلاَةَ تَنْهَى عَنِ الْفَحْشَاءِ وَالْمُنْكَرِ

وَلَذِكْرُ اللهِ أَكْبَرُ وَاللَّهُ يَعْلَمُ مَا تَصْنَعُونَ

“Na­ma­zı hak­kıy­la eda et. Mu­hak­kak ki na­maz, in­sa­nı, ah­lâk dı­şı dav­ra­nış­lar­dan, meş­rû ol­ma­yan iş­ler­den alıkor. Al­lah’ı (na­maz­la) an­mak, el­bet­te en bü­yük fa­zi­let­tir. Al­lah bü­tün iş­le­dik­le­ri­ni­zi bilir.” (Ankebût Suresi, 29/45)

Namaz, insanı bir mi’rac gibi Allah huzuruna yükseltmesi ve ona kulluğunu en derin şekilde duyurması yönüyle eşsiz bir ibadettir. O, İnsan nefsinin kibir ve gururunu kıran, onu cennetlere ehil hale getiren muhteşem bir vasıta ve buraktır.

Kıldığımız namazların her bir rek’atinde “Allah’ım, yalnız sana ibadet eder ve yalnız Sen’den yardım dileriz.” ifadesi bize her gün defalarca Allah katında sonsuz kıymeti hâiz ihlası ve Allah’a tevekkülü tembihler.

İnsan namaz ile Allah’a itaati öğrendiği gibi psikolojik ve sosyal açıdan da namazın yeri ayrıdır. Onun vesilesiyle ferd ve toplumlar disiplini ve hayatı tanzim etme meleksini kazanır.

Vaktinde ve cemaatle kılınan beş vakit namaz, zamanın genişleyip bereketlenmesine vesiledir. Namazı vaktinde ve cemaatle kılma alışkanlık ve şuurunu kazanmış bir mü’minin hayatı hep nurlu ve bereketlidir. Günümüzde pek çok insanın şikayet ettiği vakit darlığı ve zamanın hızla geçip gitmesi onlar için söz konusu değildir.

Bütün inananlar, namaz vasıtasıyla tarağın dişleri gibi bir olup ittifak ve kardeşliklerini pekiştirirler. Protokollerin ve adam kayırmaların olmadığı tek yer namaz saflarıdır.

Namazın beden ve çevre temizliğine vesileliği de ayrıca ele alınması gereken muazzam bir konudur çünkü hem namaz kılan kimse hem de namaz kılınan mekanların hep temiz olma şartı vardır. Abdest ve mekan temizliğinin beden ve ruh sağlığına olumlu etkisi de ayrı bir yazı konusu.

Namazın dünyevî faydalarının çok çok ötesinde onun en önemli yanı şüphesiz ki bir ahiret azığı, sermayesi olmasıdır. Din binasının temeli iman, direkleri namaz, kubbesi de mücahededir. Din binasını koruyan fanus, namazdır. Koruyucu fanusu ve direkleri olmayan yahut direkleri zayıf olanın binanın göçme tehlikesi olduğu gibi namazsız imanın korunması da zordur. İman ve namaz ikiz kardeştir.

Kulluk ve şükrü ifadenin en güzel ve Allah katında en makbul yolu namazdır. Bir hadis-i şerifte bildirildiği üzere iman ile küfür arasında namazı terk vardır. Yani namazın terk yahut ihmali küfre kapı aralamaktadır. Bu sebeple Allah Rasülü (aleyhissalâtü vesselam), ümmetini böyle bir kötü akıbete karşı sakındırmıştır:

لَا دَيْنَ لِمَنْ لَا صَلَاةَ لَهُ إِنَّمَا مَوْضِعُ الصَّلَاةِ مِنَ الدِّينِ كَمَوْضِعُ الرَّأْسِ مِنَ الْجَسَدِ

“Namazı olmayanın kamil manada dini yok demektir. Namazın dindeki yeri, başın bedendeki yeri gibidir.” (Taberanî, el-Mu’cemüs-Sağîr, 1/113; Suyûtî, el-Câmius-Sağîr, 2/387)

Efendimiz (aleyhişssalatü vesselem)’ın ayrıca buyurduğu üzere ahirette bütün insanlar sıkıntılı iken Cenab-ı Hakk’ın gölgesinde rahat ve mutluluk içinde olacak yedi sınıf insandan birisi de namzlarını daima vaktinde ve cemaatle kılmaya çalışan ve mescidden ayrılırken aklı ve kalbi orada kalan insanlardır.

Farzların ve revâtib (farzlara bitişik) sünnetlerin haricinde kıldığımız teheccüd, duhâ ve evvâbîn gibi namazlar bizi Allah’a daha da yaklaştırmaları yönüyle çok önemlidirler. Bu şekilde namaz insanı haline gelenlerin ahirette hesaplarını çok kolay olacağı yahut sorgusuz-sualsiz cennete gideceklerine dair hadisler bulunmaktadır.

Allah Rasülü Efendimiz mescide gidebilecek herkesin namazı mutlaka cemaatle mescitte kılmasını istemiş ve çocukların da küçük yaşlardan itibaren namaza alıştırılmalarını emir ve tavsiye buyurmuşlardır.

Alvarlı Efe Hazretleri de namaz için şöyle demektedir:

Namaz dinin direğidir, nurudur,

Sefine-i dini namaz yürütür,

Cümle ibadetin namaz piridir,

Namazsız niyazsız İslam olur mu!?

Konumuzu İmam Rabbânî Hazretlerinin Mektubat’ından namazla ilgili bir beyitle noktalayalım:

“Kıl namazı, çün saadet tacıdır,

Namazı öyle bil ki, mü’minin miracıdır.”

اَللَّهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ وَبَارِكْ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ

وَعَلٰى اٰلِه وَأَصْحَابِهِ أَجْمَعِينْ

وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَلِينَ

 وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

 

En Hayırlınız ve En Şerliniz

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ رَضِيَ اللهُ عَنْهُ

قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ

أَلاَ أُخْبِرُكُمْ بِخَيْرِكُمْ مِنْ شَرِّكُمْ؟

(ثََلاَثَ مَرَّاتٍ). قَالُوا: بَلَى، قَالَ:

خَيْرُكُمْ مَنْ يُرْجَى خَيْرُهُ وَيُؤْمَنُ شَرُّهُ،

وَشَرُّكُمْ مَنْ لَا يُرْجَى خَيْرُهُ وَلَا يُؤْمَنُ شَرُّهُ.

* * *

Ebu Hureyre hazretleri, Resul-ü Ekrem (aleyhissalatü vesselam)

Efendimiz’in şöyle buyurduğunu naklediyor:

“Size en hayırlınız ve en şerlinizin kim olduğunu haber vereyim mi? (Allah Rasülü bu sözü üç kere tekrar etti.)

Cemaat: Evet, haber veriniz! deyince,

Allah Rasülü (aleyhissalâtü vesselâm) şöyle buyurdular:

En hayırlınız, kendisinden hayır umulan ve

şerri dokunmayacağı hususunda emin olunandır.

En şerliniz ise, kendisinden hayır ümit edilmeyen ve

şerrinden de emin olunmayan kimsedir.”

(Tirmizî, Fiten, 76; Ahmed b. Hanbel, 2/368)

 

En Hayırlınız ve En Şerliniz

Bütün insanlığa ve özellikle de inananlara rahmet ve rehber olarak gönderilen Allah Rasülü Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem), insanların en çok güven duyulanı ve en çok sevilenidir.

Dost ve düşmanın ittifakıyla, ahlakın en mükemmeline sahip olan Allah Rasülü benzer bazı hadis-i şeriflerinde bizlere şunları bildirmişlerdir:

مَنْ أكَلَ طَيِّباً وَعَمِلَ في سُنَّةٍ وَأمِنَ النَّاسُ بَوَائِقَهُ دَخَلَ الْجَنَّةَ.

قَالَ لَهُ رَجُلٌ: يَا رَسُولَ اللّهِ! إنَّ هذَا الْيَوْمَ في النَّاسِ كَثِيرٌ. قَالَ: فَسَيَكُونُ في قَرُونٍ بَعْدِى

“Kim temiz rızık yer ve sünnete uygun amelde bulunur, halk da kendisinden bir kötülük gelmeyeceği hususunda ona güven duyarsa cennete girdi demektir.” Bir adam: “Ey Allah’ın Rasülü! Bugün insanlar arasında böyleleri çoktur.” deyince, Efendimiz (aleyhissalâtu vesselâm): “Benden sonraki zamanlarda da olacaklar.” buyurdu.” (Tirmizî, Kıyamet 61)

أَلاَ أُخْبِرُكُمْ بِالْمُؤْمِنِ؟ مَنْ أَمِنَهُ النَّاسُ عَلَى أَمْوَالِهِمْ وَأَنْفُسِهِمْ

وَالْمُسْلِمُ مَنْ سَلِمَ النَّاسُ مِنْ لِسَانِهِ وَيَدِهِ

“Size gerçek mü’minin kim olduğunu bildireyim mi? O, diğer kimselerin, malları ve canları hususunda kendisinden emin bulunduğu insandır. Hakiki müslüman da insanların, onun dilinden ve elinden gelebilecek zararlar hususunda güvende olduğu kimsedir. Hakikî mücahid ise nefsinin engellemelerine rağmen ömrünü Allah’a itaatla geçiren yiğittir.. ve hâlis muhacir de hata ve günahlardan uzak duran iman eridir. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 6/21)

Başta İki Cihan Serveri Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) olmak üzere bütün peygamberler (aleyhimüssalavâtü vetteslîmât), insanlar tarafından güven duyulmuşlardır. Hatta nübüvvetin beş vasfından birisi ‘emanet’ (güvenilirlik, sözünde durma) olmuştur.

Peygamberlerin diğer bir üstün özelliği de halim, yumuşak huylu ve geçimli olmaları, insanlara yakın olup onları sevmeleri ve onlar tarafından sevilmeleridir. Bu konuya Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) pek çok hadislerinde özellikle vurguda bulunmuştur. Bunlardan bazıları şöyledir:

أَلَا أُخْبِرُكُمْ بِمَنْ يَحْرُمُ عَلَى النَّارِ وَ مَنْ تَحْرُمُ النَّارُ عَلَيْهِ؟ كُلّ هَيِّنٍ لَيِّنٍ قَرِيبٍ سَهْلٍ

“Kendisi ateşe haram edilen ve kendisine de ateşin haram kılındığı kimseyi size haber vereyim mi? Ateş, kolay geçimli, yumuşak huylu, insanlara yakın olan ve onlara kolaylık gösterenlere haram kılınmıştır.” (Beyhakî, Şuabül-İman, 7/535; Biraz farkla, Tirmizî, Kıyamet 46)

اَلْمُؤْمِنُ إِلْفٌ مَأْلُوفٌ وَلَا خَيْرَ فِي مَنْ لَا يَأْلَفُ وَخَيْرُ النَّاسِ أَنْفَعُهُمْ لِلنَّاسِ

“Mü’min; mülayim ve candan bir arkadaştır. İnsanlara yakın olup onları sever ve onlar tarafından sevilir. Böyle olmayan birinde ise hayır yoktur. Sizin en hayırlılarınız, insanlara en fazla fayda ve yararı dokunanlarınızdır.” (el-Kudâî, Müsnedüş-Şihâb, 1/109; Taberânî, el-Mu’cemul-Evsat, 6/58)

Allah dostlarının en fazla dua ettikleri hususlardan birisi de hilm (yumuşak huylu ve geçimli olma) vasfıdır. Nitekim Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem)’in dedesi ve beş büyük peygamberden biri olan Hz. İbrahim, Kur’an-ı Kerim’de sena edilirken;

إِنَّ إِبْرَاهِيمَ لَحَلِيمٌ أَوَّاهٌ مُنِيبٌ

“Muhakkak ki İbrâhim çok yu­mu­şak huy­lu, yuf­ka yü­rek­li ve ken­di­si­ni Al­lah’a tes­lim etmiş bir kul­du.” (Hûd Suresi, 11/75)

Asrımızda da en çok ihtiyacını duyduğumuz insan tiplerinden birisi, Allah Rasülü (aleyhissalâtü vesselâm)’ın bildirdiği bu kutlu insanlardır. O’nun rahmet ve şefkat mesajını sahabe-i kiram gibi dünyanın dört bir tarafına taşıyacak olanlar bu bahtiyarlardır.

اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ وَبَارِكْ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ

وَعَلٰى اٰلِه وَأَصْحَابِهِ أَجْمَعِينْ

وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَلِينَ

وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

Selam, İkram, Sıla ve Gece İbadeti

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

عَنْ عَبْدِ اللهِ بنِ سَلاَمٍ رَضِيَ اللهُ عَنْهُ

قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ

يَا أيُّهَا النَّاسُ أَفْشُوا السَّلاَمَ وَأطعِموُا الطَّعَامَ

وَصِلُوا اْلأَرْحَامَ وَصَلُّوا بِاللَّيْلِ وَالنَّاسُ نِيَامٌ

تَدْخُلوُا الجَنَّةَ بِسَلاَمٍ

* * *

Sahabe-i kiramdan Hz. Abdullah bin Selam (radıyallahü anh), İki Cihan Sultanı Resul-i Ekrem (sallallahü aleyhi ve sellem) Efendimiz’in şöyle buyurduğunu naklediyor:

“Ey İnsanlar!

Selamı aranızda yaygınlaştırın..

Sofranız herkese açık olsun, çokça ikram edin..

Sıla-ı rahimde de kusur etmeyin..

Bir de insanlar uykuda iken

gecelerin karanlığını namazla delin..

Böylece selametle Cennet’e girin!.”

(İbn-i Mâce, Sünen, Et’ime, 1; Dârimî, Sünen, Salât, 156)

Selam, İkram, Sıla ve Gece İbadeti

İslam’de selamlaşmanın manası kısaca; “Allah’ın selamı, rahmet ve bereketi senin üzerine olsun. Benden sana zarar gelmez. Ben, senin mü’min kardeşinim.” gibi manalar ihtiva etmektedir. Böylece mü’minlerin selamı, barış ve kardeşliğin de bir sembolüdür.

Allah Rasulü (aleyhissalatü vesselam) Efendimiz ve O’nun güzide ashabının en bariz vasıflarından biri de selamlaşma ve hal-hatır sorarak birbirlerinin gönlünü hoş tutmalarıydı. Öyle ki iki sahabe yolda yürürken aralarına büyükçe bir taş yahut ağaç girip de kısa bir an dahi birbirlerini görmeseler, ardından yeniden selamlaştıkları rivayet edilmiştir. Onlar böylesine güven ve selamet topluluğu teşkil ederek Allah Rasulü’nün izinde Asr-ı saadet insanları olmuşlardı.

Bu konudaki diğer bir hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur:

وَالَّذِي نَفْسِي بِيَدِهِ لَا تَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ حَتَّى تُؤْمِنُوا وَلَا تُؤْمِنُوا حَتَّى تَحَابُّوا أَوَلَا أَدُلُّكُمْ عَلَى شَيْءٍ إِذَا فَعَلْتُمُوهُ تَحَابَبْتُمْ أَفْشُوا السَّلَامَ بَيْنَكُمْ

“Nefsim yed-i kudretinde olan zâta yemin ederim ki, imân etmedikçe cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe de imân etmiş olmazsınız! Yaptığınız takdirde birbirinizi seveceğiniz şeyi haber vereyim mi? Aranızda selamı yaygınlaştırın!” (Müslim, İmân, 93; Ebû Dâvud, Edeb, 142; Tirmizî, İsti’zân, 1) Bu konudaki diğer bir rivayete göre ise yolda karşılaşıp da birbirlerine selam verip el sıkışan, tebessümle hal-hatır soran iki mü’minin oradan ayrılmadan günahları dökülmektedir.

İslam’ın getirdiği güzel ahlakın diğer bir parçası da Efendimiz ((sallallahü aleyhi ve sellem) gibi, evimiz ve soframızın herkese açık olması, Allah’ın bize bahşettiklerini yine O’nun rızasını arayarak O’nun kullarıyla paylaşmaktır. Bu manada olmak üzere Allah Rasulü (aleyhi ekmelüttehâyâ);

مَنْ كَانَ يُؤْمِنُ بِاللهِ وَالْيَوْمِ اْلآخِرِ فَلْيُكْرِمْ جَارَهُ

وَمَنْ كَانَ يُؤْمِنُ بِاللهِ وَالْيَوْمِ اْلآخِرِ فَلْيُكْرِمْ ضَيْفَه

“Kim Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsa komşusuna izzet ü ikramda bulunsun! Kim Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsa misafirine ikramda kusur etmesin!” (Müslim, İman, 74) buyurmaktadır.

Sıla-i rahim ise; yakın daireden başlayarak en uzağa kadar akraba ve dostları ziyaret, onlarla her zaman irtibat halinde olup onlar hakkında hayırhâh olma, hep onların hayır ve iyiliği için koşturmaktır. Allah Rasulü’nün bildirdiğine göre; sıla-i rahim ve sadaka belâ ve musibetleri defedip ömrün uzamasına vesile olurlar.

مَنْ سَرَّهُ أَنْ يَبْسُطَ اللّهَ تَعَالَى لَهُ فِي رِزْقِهِ، وَأَنْ يَنْسَأ لَهُ فِي أَثَرِهِ فَلْيَصِلْ رَحِمَهُ

“Kim, rızkının Allah tarafından genişletilmesini, ecelinin uzatılmasını isterse sıla-i rahimde bulunsun.” (Sahih-i Buharî, Sünen-i Tirmizî)

Sıla-i rahim hakkındaki diğer bir rivayet ise çok manidardır:

الرَّحِمُ مُعَلَّقَةٌ بِالْعَرْشِ تَقُولُ مَنْ وَصَلَنِي وَصَلَهُ اللَّهُ وَمَنْ قَطَعَنِي قَطَعَهُ اللَّهُ

Rahim, Arş-ı A’lâ’ya asılı olarak şöyle der: Kim beni vaslederse (sıla-i rahimde bulunursa), Allah da onu vasletsin (ömrünü mamur kılsın). Kim de beni koparırsa (sıla-i rahimi ihmal ederse) Allah da onu koparsın.” (Buhari, Edeb, 13; Müslim, Birr, 17)

Yukarıda geçen ana hadisimizdeki son madde ise insanlar uykuda iken Allah rızası ve sevgisine ulaşmak için gece ibadetinde bulunmanın önemini bildirmektedir. Gece ibadeti ise kısaca; sabah namazından bir müddet önce kalkarak teheccüd namazını eda etmek ve sonra da kendisi ve bütün Ümmet-i Muhammed için istiğfar ve dua etmek, Kur’ân okuyup manasını tefekkür etmektir.

Gece ibadetine devam edenlerin ahirette hesaplarının kolay olacağı, hatta sorgusuz-sualsiz cennete gireceklerine dair rivayetler bulunmaktadır. Geceyi ihyâ eden kulları müjdeleyen bir ayet-i kerime ise şöyledir:

تَتَجَافَى جُنُوبُهُمْ عَنِ الْمَضَاجِعِ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ خَوْفًا وَطَمَعًا وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ

فَلاَ تَعْلَمُ نَفْسٌ مَا أُخْفِيَ لَهُمْ مِنْ قُرَّةِ أَعْيُنٍ جَزَاءً بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ

“Geceleyin ya­tak­la­rın­dan kal­kar, ce­za­lan­dır­ma­sın­dan en­di­şe içinde, rah­me­tin­den de ümitli ola­rak Rab’bile­ri­ne dua edip yal­va­rır­lar ve ken­di­le­ri­ne na­sib et­ti­ği­miz mal­lar­dan Al­lah yo­lun­da har­car­lar. İş­te on­la­rın dün­ya­da yap­tık­la­rı mak­bul iş­le­re mü­kâ­fat ola­rak göz­le­ri­ni ay­dın ede­cek, gö­nül­le­ri­ni fe­rah­la­ta­cak han­gi sürp­riz­le­rin, han­gi ni­met­le­rin sak­lan­dı­ğı­nı (Allah’tan başka) hiç kim­se bi­le­mez.” (Secde Suresi, 32/16-17)

اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ وَبَارِكْ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ

وَعَلٰى اٰلِه وَأَصْحَابِهِ أَجْمَعِينْ

وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَلِينَ

وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

Tevekkül

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

عَنْ عِمْرَانَ بْنِ حُصَيْنٍ رَضِيَ اللهُ عَنْهُ

قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ

مَنِ انْقَطَعَ إِلىَ اللهِ كَفَاهُ اللهُ كُلَّ مَؤُونَةٍ

وَرَزَقَهُ مِنْ حَيْثُ لاَ يَحْتَسِبُ

وَمَنِ انْقَطَعَ إِلىَ الدُّنْياَ وَكَّلَهُ الله ُإِلَيْهاَ

* * *

Hazreti İmran bin Husayn (radıyallahü anh), Resul-ü Ekrem (aleyhissalatü vesselam) Efendimiz’in şöyle buyurduğunu naklediyor:

“Her kim kendini Allah Teâlâ’ya kulluğa ve O’nun yolunda hizmete adarsa, Cenab-ı Hakk da o kulunun her ihtiyacını karşılar ve onu hiç ummadığı yerlerden rızıklandırır. Kim de tamamen dünyaya dalar, Rabbini unutursa, Allah da onu dünyanın mihnet ve meşakkatleriyle başbaşa bırakır.”

(Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid, 10/303; Taberâni, el-Mu’cemü’s-Sağîr, 1/201)

Tevekkül

Tevekkül; Allah’ın dışındaki bütün farazî güçlerden yüz çevirip yalnızca Cenab-ı Hak’ka güven ve itimat etmek gibi manalara gelmektedir. Tevekkülün başı Allah’a güvenip dayanarak esbâbı yerine getirmek, sonu da neticeyi O’na havale edip işlerimizi hayra erdirmesini içtenlikle niyaz etmektir.

Hz. Enes (radıyallahu anh)’ın naklettiği bir hadiste anlatıldığına göre; bir adam Allah Rasülü (aleyhissalâtu vesselâm)’a gelerek: “Hayvanımı bağlayarak mı yoksa serbest bırakarak mı Allah’a tevekkül edeyim?” diye sorunca Rasülüllah ona “Bağla ve tevekkül et!” buyurmuştur. (Sünen-i Tirmizî, Kıyamet 61)

Kur’ân-ı Kerîm’de de tevekkülün önemi ve bir müslümanın yaşantısındaki yeriyle ilgili olarak;

فَإِذَا عَزَمْتَ فَتَوَكَّلْ عَلَى اللَّهِ إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُتَوَكِّلِينَ

“Bir kere de azmettin mi, artık yalnız Allah’a tevekkül ol! Muhakkak ki Allah kendisine dayanıp güvenenleri sever.” (Âl-i İmrân suresi, 3/159)

وَمَنْ يَتَوَكَّلْ عَلَى اللهِ فَهُوَ حَسْبُهُ

“Allah’a güvenip tevekkül edene Allah yeter.” (Talak suresi, 65/3) şeklinde ferman edilmektedir.

Hak dostu kâmil zâtlara göre başka kapılardan sıyrılıp istediğini Allah’tan isteyen hiçbir zaman mahrum kalmaz ve eli boş döndürülmez. İlahi hikmet gereği er ya da geç hayırlı matlup ve isteklerine yahut daha da güzeline nâil olur. Çünkü Allah’a ehil olana Allah da enîs ve muîn (dost ve yardımcı) olur.

Bu konudaki bir hadis-i şerifte Efendiler Efendisi (aleyhissalatü vesselam) şöyle buyurmaktadır:

لَوْ أَنَّكُمْ تَتَوَكَّلُونَ عَلَى اللهِ حَقَّ تَوَكُّلِهِ لَرَزَقَكُمْ كَمَا يَرْزُقُ الطَّيْرَ

تَغْدُو خِمَاصاً وَتَرُوحُ بِطَاناً

“Eğer siz Allah’a hakkıyla tevekkül etseniz, O sizi, sabahleyin yuvalarından aç çıkıp akşam tok dönen kuşlar gibi rızıklandırır.” (Tirmizî, zühd 33; İbn Mâce, zühd 14; Ahmed İbn Hanbel, Müsned 1/30, 52)

Milli şairimiz Mehmet Akif Ersoy da pek çok şiirinde hem tevekkülün önemine hem de tevekkül ve çalışma birlikteliğine vurgu da bulunmuştur. Bunlardan birinde o;

“Allah’a dayan, sa’ye sarıl, hilmete râm ol,
Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol.”

diyerek hayırlı işler yapabilmek için çalışıp gayret etmeye ve derin bir kulluk şuuruyla Allah’a tevekkül etmeye işaret etmektedir.

Tevekkülü ifade sadedinde Erzurumlu İbrahim hakkı Hazretleri’nin ‘Tefviznâme’si de ev ve işyerlerimize asılması tavsiye edilen muhteşem bir örnektir. Burada yalnızca bir kısmını misal olarak zikredeceğiz:

Hak, şerleri hayreyler,
Zannetme ki ğayr eyler,
Ârif onu seyr eyler,
Mevlâ görelim neyler,
Neylerse, güzel eyler…

*

Sen Hakk’a tevekkül kıl
Tefvîz et ve râhat bul,
Sabreyle ve râzı ol,
Mevlâ görelim neyler,
Neylerse, güzel eyler…

*

Bir işi murad etme,
Olduysa inad etme,
Haktandır o, reddetme,
Mevlâ görelim neyler,
Neylerse güzel eyler…

*

Hakk’ın olacak işler,
Boştur gam-u teşvişler,
O, hikmetini işler,
Mevlâ görelim neyler,
Neylerse güzel eyler…

*

Deme şu niçin şöyle,
Yerincedir ol öyle,
Bak sonuna sabreyle,
Mevlâ görelim neyler,
Neylerse güzel eyler…

*

Nâçâr kalacak yerde,
Nagâh açar, ol perde,
Derman eder ol derde,
Mevlâ görelim neyler,
Neylerse güzel eyler…

*

Vallahi güzel etmiş,
Billahi güzel etmiş,
Tallahi güzel etmiş,
Allah görelim netmiş,
Netmişse güzel etmiş…

اَللّٰهُمَّ اجْعَلْنَا مِنْ عِبَادِكَ الْمُتَوَكِّلِينَ

وَصَلِّ وَسَلِّمْ وَبَارِكْ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ

وَعَلٰى اٰلِه وَأَصْحَابِهِ أَجْمَعِينْ

وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَلِينَ

وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

Kutlu Doğum ve Güzel Ahlak

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ رَضِيَ اللهُ عَنْهُ
قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ
إِنَّمَا بُعِثْتُ لأُتَمِّمَ مَكَارِمَ الأَخْلاَقِ
* * *
Hazreti Ebu Hureyre (radıyallahü anh), Allah Rasülü (aleyhissalatü vesselam) Efendimiz’in şöyle buyurduğunu naklediyor:
“Ben ancak ve ancak güzel ahlakı tamamlamak, onu kemale erdirmek çin gönderildim.”
(Hâkim, Müstedrek 2/670; Beyhakî, Sünen-i Kübrâ 10/191)

Kutlu Doğum ve Güzel Ahlak
Pek çok İslam alimi ve Hak dostunun ifade etiği üzere Allah Rasülü (sallallahü aleyhi ve selem)’in doğumuyla yeryüzünü şereflendirmesi ve getirdiği ilahi mesajla topyekün dünyayı aydınlatması insanlığın en büyük bayramıdır.
Kur’an-ı Kerim’de Allah Rasülü sena edilirken O’nun hakkında;
وَإِنَّكَ لَعَلى خُلُقٍ عَظِيمٍ
“Şüphesiz ki sen, pek yüce bir ahlak üzeresin.” buyrulmuştur. (Kalem Suresi, 68/4)

Mekârim-i ahlak ile donanmış olarak dünyaya gönderilen Efendimiz Hazreti Muhammed Mustafa (aleyhi ekmelüttehâyâ), nura muhtaç insanlığa en değerli armağandır. O, insanlığın yitirdiği güzel ahlakı tekrar ve en mükemmel şekliyle talim etmek, öğretmek üzere aramıza tenezzül buyurmuştur. Nitekim bir rivayette O, “Ben insanlığa muallim (eğitmen ve öğretmen) olarak gönderildim.” buyurmaktadır. (Sünen-i İbn-i Mâce, Sünen-i Dârimî)
Mekârim-i ahlak ve mehâsini ahlak tabirleri, kelime manaları itibariyle güzel, kamil bir ahlak gibi manalara gelmektedir. İslam literatüründe ise bu tabirler çok daha kuşatıcı bir anlam ifade etmektedir.
Allah’a ve O’nun Rasülüne itaat, i’lay-ı kelimetullah uğrunda mücahede, ana-babaya, akrabaya, arkadaşlara saygı ve iyilik, güler yüz, cömertlik, eli açıklık, kolaylaştırıcılık, iyilik, ezaya katlanmak, maruf üzere davranmak, müsbet hareket, kapıyı herkese açık tutmak, geniş gönüllülük, tevazu, tatlı dil, kezm-ı gayz (öfkeyi yutma), hayâ, adil ve merhametli olmak gibi güzel ahlakı oluşturan hususların bütünü mekârim-i ahlaktan sayılmıştır.
Günah, fısk ve bidate giden yolları kapatmak, şerre mani olmak, öfke ve kin beslememek, insanlara eli yahut diliyle eziyet etmemek, yalan söylememek, cimrilik yapmamak gibi husular da mehâsin-i ahlakın diğer bir yanını oluşturmaktadır.
Komşu ve misafire ikram, hayır konuşmak yahut susmak, çocukların terbiyesine ihtimam göstermek de mekârim-i ahlaktandır ki hadis-i şerifte “Hiçbir ana-baba çocuğuna güzel ahlaktan daha güzel bir hediye vermemiştir.” buyrulmuştur. Kısaca mehasin-i ahlak; İslam mesajının özüdür.
Hz. Âişe annemiz kendisine Allah Rasülü’nün ahlakının nasıl olduğunu soran birisine;  
أَتَقْرَأُ الْقُرْآنَ كَانَ خُلُقُهَ الْقُرْآنَ
“Sen Kur’an okumuyor musun?! O’nun ahlakı Kur’an idi.” (Sahih-i Müslim, Müsned-i Ahmed b. Hanbel) demiştir. Yani Kur’an hangi âdâbı öğretiyorsa, onları uygulamaktaydı. Kur’an’ın emrettiklerini yapar, yasaklarından kaçınır, onun edep ve nasihat  adına ortaya koyduklarını yerine getirirdi.
Kur’an’ın bildirdiği üzere O, peygamberlerin sonuncusu ve mührüydü. (Ahzab Suresi, 33/40) Yani, bir hadis-i şerifte buyrulduğu üzere O, son ve en yüce peygamber olarak nübüvvet sarayını tamamlamak üzere gönderilmişti.
Resul-i Ekrem (aleyhi ekmelüssalavâti ve etemmütteslîmât), huluk-u ilâhî ile mütehallik yani Allah ahlakı ile ahlaklanmış idi. Onun üstün şahsiyeti Allâh’ı gösteren en nûrâni ve parlak bir aynaydı.
Bir Hak dostunun dediği gibi;
            “Âyinedir bu âlemde her şey Hak ile kâim,
             Mir’ât-ı Muhammed’den Allah görünür dâim.”

اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ وَبَارِكْ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ اَشْرَفِ الْخَلْقِ
وَعَلٰى اٰلِه وَأَصْحَابِهِ أَجْمَعِينْ
وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَلِينَ
 وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

Tevazu ve Tekebbür

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

عَنْ عَبْدِ اللهِ بْنِ عَمْروٍ بْنِ الْعَاصِ رَضِيَ اللهُ عَنْهُ

قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ

مَنْ تَوَاضَعَ لِلّهِ رَفَعَهُ اللهُ

وَمَنْ تَكَبَّرَ وَضَعَهُ اللهُ

* * *

Hazreti Abdullah bin Amr bin Âs (radıyallahü anh), İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallahü aleyhi ve sellem)’in şöyle buyurduğunu rivayet ediyor:

“Yüzü yerde olan mütevazi kimseyi Allah yükselttikçe yükseltir, kibre girip çalım çakanı da yerin dibine geçirir.”

(Taberânî, el-Mu’cemu’l-Evsat, 5/139; Beyhakî, Şuabü’l-İman, 6/297; Kudâî, Müsnedü’ş-Şihâb, 1/219; biraz farkla; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 3/76)

 

Tevazu ve Tekebbür

Alçakgönüllü ve yüzü yerde olma gibi manalara gelen tevazu, büyüklenme ve caka satma gibi manalara gelen tekebbürün zıddıdır. Tevazu, Allah Teâlâ’nın sevip razı olduğu en güzel hasletlerden birisi olduğu için Kur’an-ı Kerim’de;

وَاخْفِضْ جَنَاحَكَ لِلْمُؤْمِنِينَ

“Mü’minler için tevazu kanatlarını yerlere kadar indir.” (Hıcr Suresi, 15/88) buyrulmuştur. Yine, Allah’ın (celle celâluhû) sevdiği mü’minlerin özelliği Kur’an-ı Azîm’de şöyle anlatılmıştır:

أَذِلَّةٍ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ أَعِزَّةٍ عَلَى الْكَافِرِينَ

Onlar, mü’minlere karşı mütevazi ve alçakgönüllü, kafirlere karşı da izzetli ve onurludurlar.(Mâide Suresi, 5/54)

Hak dostu kâmil zâtlara göre tevazu; Allah’a yakın olabilmenin ilk şartlarından sayılmış, Kur’ân hizmetinin ve sahabe mesleğinin esasları arasında da tevazu, mahviyet ve hacâlet ilk sıralarda kabul edilmiştir. Bu hakikat, bir hadiste şöyle dile getirilmiştir: “Allah bana, tevazu ve mahviyet içinde bulunmanızı.. ve kimsenin kimseye karşı fahirlenmemesini, böbürlenmemsini emretti.” (Müslim, cennet 64; Ebû Dâvûd, edeb 48; İbn Mâce, zühd 16)

Gönül erlerinden Bayezid-i Bistâmî Hazretleri, bütün gücünü kullanarak Allah’a tam otuz yıl ibadet ettikten sonra alem-i gayptan şu nidayı işittiğini söylemiştir: “Ey Bayezid! Cenab-ı Hakk’ın hazineleri ibadetle doludur. Eğer gayen Allah’a ulaşmaksa, O’nun kapısında kendini küçük gör ve amellerinde ihlaslı ol.”

Kişiyi imana ve kurbiyete götüren tevazuya karşılık kibir ve gurur imana girmeye mâni ve imandan çıkmaya da sebep olarak görülmüşlerdir. Nitekim bir hadis-i şeriflerinde Efendimiz (salallahü aleyhi ve sellem) “Kalbinde zerre miktarınca kibir olan cennete giremez.” (Taberânî, el-Mu’cemu’l-Kebir) buyurarak tekebbürün kötülüğüne dikkatleri çekmiştir.

Tekebbür, Kur’an-ı Kerim’de şeytanın vasfı olarak anlatılmış ve mü’minler İblis’in kötü akıbetinden ibret almaya çağrılmışlardır:

فَسَجَدُوا إِلاَّ إِبْلِيسَ أَبَى وَاسْتَكْبَرَ وَكَانَ مِنَ الْكَافِرِينَ

“İblis dışındaki bütün melekler secde ettiler. İblis ise bundan kaçındı, kibirlendi ve kâfirlerden oldu.” (Bakara Suresi, 2/34)

Allah Teâlâ bir hadis-i kudsîde ise tekebbürün zararını kullarına şöyle haber vermektedir:

الْكِبْرِيَاءُ رِدَائِي وَالْعَظَمَةُ إِزَارِي فَمَنْ نَازَعَنِي وَاحِدًا مِنْهُمَا قَذَفْتُهُ فِي النَّارِ

“Kibriyâ (büyüklük) benim ridâm, azamet (yücelik) ise benim izârımdır. Kim benimle bunlar hakkında yarışa kalkışır ve bunları paylaşmaya yeltenirse onu cehenneme atarım.” (Sünen-i Ebî Dâvûd; Sünen-i İbn-i Mâce)

Hak aşığı sadık kullarda büyüklüğün alameti tevazu ve mahviyet, küçükler insanlarda küçüklüğün emaresi de tekebbür ve enaniyettir. Bu yüzden, insanlar nazarında büyük görünmek isteyen birisi, Allah katında küçülür. Allah’ın rızasını hedefleyen, O’na karşı edeple kulluk edip O’nun kullarına karşı mütevazi ve mülayim olan birisi de hem Allah katında hem de insanlar nazarında sevimli ve değerli olur.

“Size ateşin kendine ilişmeyeceği kimseyi haber vereyim mi? Ateş; Allah ve insanlara yakın, yumuşak huylu, herkesle geçimli ve mülayim insanlara dokunmaz.” (Tirmizî, kıyâmet 45; İbn Ebî Şeybe, el-Musannef 1/272)

Hz. Ömer (radıyallahü anh), bir gün minber üzerinden insanlara şöyle seslenmiştir: “Ey insanlar! Mütevazi kimseler olunuz. Şüphesiz ki ben, Allah Rasülü’nden şunu işittim: ‘Kim alçak gönüllü olursa, Allah onu yükseltir. Aslında o, kendini küçük görmektedir ama halkın gözünde asıl büyük olan da odur. Her kim de kibirlenirse, Allah onu yerin dibine batırır. Kendini büyük zanneden bu kişi, insanlar nazarında çok küçüktür.” (el-Kudâî, Müsnedü’ş-Şihâb 1/219; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-Evsat 8/172)

Cenab-ı Hakk’ın halis kulları kendilerini hep sıradan bir insan olarak görmüş ve düz bir insan görünümünde yaşamışlardır. Hatta onlar çok defa kendilerini çukurlar içinde yaşıyor kabul etmişlerdir. Nitekim Hz. Âişe annemize “Bir insan ne zaman kötü birisi olur?” diye sorulduğunda; “Kendisini iyi bir insan zannettiğinde.” diye cevap vermiştir.

Burada dikkat edilmesi gereken diğer önemli bir husus ise mütevazi olayım derken, tevazu yapma yanlışlığına düşülmemesidir. Mütevazi kimse fıtrî olarak davranır ve amelinde Allah rızasını takip eder. İnsanlara da Allah’tan ötürü sevgi ve saygı duyar. Tevazu yapma yapmacıklığına girenler ise ihlastan yoksun ve gayr-i tabiidirler. Amellerini insanlara beğendirmek için çalıştıklarından faydasız yere çok yorulurlar.

Bahsimizi Alvarlı Efe Hazretlerinin bir beytiyle noktalayalım:

“Su gibi yerlere yüzler kim sürer, insan olur.

Yerdeki yüz daima şayeste-i ihsan olur.”

اَللّٰهُمَّ اجْعَلْنَا مِنْ عِبَادِكَ الْمُتَوَاضِعِينَ

وَصَلِّ وَسَلِّمْ وَبَارِكْ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ

وَعَلٰى اٰلِه وَأَصْحَابِهِ أَجْمَعِينْ

وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَلِينَ

 وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

Cennet ve Cemaat

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
عَنْ عُمَرَ رَضِيَ اللهُ عَنْهُ
قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ
مَنْ أَرَادَ بُحْبوُحَةَ الْجَنَّةِ
 فَلْيَلْزَمِ الْجَمَاعَةَ
* * *

Sahabe efendilerimizin en önde gelenlerinden, insanlığın yüz akı,
adalet timsali Hazreti Ömer (radıyallahü anh),
İki Cihan Güneşi Peygamber Efendimiz’in (sallallahü aleyhi vesellem)
şöyle buyurduğunu rivayet ediyor:
“Cennetin en güzel yerini isteyen
(cennetin göbeğine taht kurmak isteyen)
kimse
cemaate sımsıkı sarılsın!”
(Tirmizi, Sünen, Fiten, 7; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/26)

Cennet ve Cemaat

Allah Teâlâ insanoğlunu beşerî ihtiyaçlarında birbirlerine bağlı yarattığı gibi, ahirete bakan meselelerde de onları birbirlerine muhtaç olarak yaratmıştır. İnsanların toptan huzur ve mutluluğa kavuşmaları için Cenab-ı Hak onlara doğru yolu gösteren peygamberler ve kitaplar  göndermiştir.
İlahi Kitapların en mükemmeli Kur’an-ı Kerim, pek çok beyanında gerek şeytanın tuzaklarına düşmememiz, oyunlarına aldanmamamız, gerekse cennete ulaştıran yolda Allah Rasülü (alehissalâtü vesselâm)’ın ardında mü’minlerle birlikte sabit-kadem olmamız için bizlere altın nasihatler vermiştir:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللهَ وَكُونُوا مَعَ الصَّادِقِينَ

“Ey İman edenler! Allah’tan sakınıp daima takvâ dairesi içinde hareket ediniz ve her zaman sâdık kullarla beraber olunuz.” (Tevbe Suresi, 9/119)

وَمَنْ يُشَاقِقِ الرَّسُولَ مِنْ بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُ الْهُدَى
 وَيَتَّبِعْ غَيْرَ سَبِيلِ الْمُؤْمِنِينَ نُوَلِّهِ مَا تَوَلَّى وَنُصْلِهِ جَهَنَّمَ وَسَاءَتْ مَصِيرًا

“Her kim, hidâyet yolu kendisine belli olduktan sonra Allah’ın Rasülüne karşı çıkar ve müminlerin yolundan başka bir yola tâbi olursa, Biz onu döndüğü yolda bırakırız ve ahirette onu cehenneme koyarız. Orası ne fena bir varış yeridir!” (Nisâ Suresi, 4/115)
İnsanlığı iki cihan mutluluğuna davet eden en son ve en yüce elçi Allah Rasülü (sallallahü aleyhi ve sellem) de pek çok hadis-i şeriflerinde cemaatin önemine vurguda bulunarak yalnız kalmanın zararlarına karşı bizleri uyarmıştır. Her biri inci tanesi bu kutlu beyanlardan bazıları şöyledir:

يَدُ اللهِ مَعَ الْجَمَاعَةِ

“Allah’ın rahmet ve inayet eli cemaat ile beraberdir.” (Tirmizî, Fiten, 7; Nesâî, Tahrim, 6)

عَلَيْكُمْ بِالْجَمَاعَةِ وَإِيَّاكُمْ وَالْفُرْقَةَ فَإِنَّ الشَّيْطَانَ مَعَ الْوَاحِدِ

“Mutlaka cemaatle beraber olun ve yalnız kalmaktan kesinlikle kaçının. Unutmayın ki şeytan, tek başına hareket edenleri boş bırakmaz.” (Tirmizî, Fiten, 9)

يَدُ اللهِ عَلَى الْجَمَاعَةِ فَاتَّبَعُوا السَّوَادَ الْأَعْظَمَ فَإِنَّهُ مَنْ شَذَّ شَذَّ فِي النَّارِ

 “Allah’ın rahmet ve inayet eli cemaatin üzerindedir. Öyleyse siz sevâd-ı azama (doğru yoldaki selîm çoğunluğa) uyun. Çünkü cemaatten ayrılıp uzak duran, kendini ateşe ayırmış olur.” (Hâkim, el-Müstedrek; Hakîm et-Tirmizî, Nevâdiru’l-Usûl)
Sahih-i Buhari’de geçen bir rivayette Peygamber Efendimiz’in anlattığına göre; sırat köprüsünü geçip cennete giren salih mü’minler, köprüyü geçemeyip cehenneme düşen mü’min arkadaşları için o derece üzüleceklerdir ki dünyadaki hiç kimse herhangi bir dünyevî isteği için o kadar üzülemez. Daha sonra cennetteki bu bahtiyar mü’minler, ateşteki arkadaşlarının kurtulması için Allah Teâlâ’ya yalvarıp yakaracak, Cenab’ı Hak ta arkadaşlarını cehennemden çıkarmaları için onlara izin ve yetki verecek, nihayet onlar gidip kalbinde zerre kadar imanı olan arkadaşlarını ateşten çıkaracaklardır.  (Sahih-i Buhari, Tevhid, 24)
Cemaat şuuruyla hareket etmek, cehennemden kurtarıp cennete ulaştırmasının çok çok üstünde rıza-i ilahiye kavuşturması yönüyle pek büyük bir kıymete sahiptir. Böyle hareket eden kimseler her işlerini istişare ile yaptıkları için kararlarındaki isabet oranı artmakta ve hataları da en aza inmektedir. Nitekim bir hadiste; “İktisat eden fakir olmaz. İstişare eden de hüsrana uğramaz, pişmanlık yaşamaz.” (Taberânî, el-Mu’cemu’l-Kebîr, 10/108) buyrulmuştur.
İştirak-i âmâl-i uhrevî (ahirete ait hayırlı işlerde ortaklık) düsturuyla hareket eden bu salih kulların her birine, bütün cemaatin kazandığı kadar sevap verilmesi de Allah’ın (celle celâluhû) cemaate bahşettiği ayrı bir lütuftur. İnsanın tek başına yapmaya kalktığı takdirde saatlerini, hatta yerine göre ay ve yıllarını alabilecek pek çok işte sâir insanların yardımına başvurup işlerini kolay ve hızlıca yapabilmesi gibi bir durum, cemaatle yapılan hayırlı amellerde de aynen hatta daha fazlasıyla mevcuttur.
Sahihayn’da anlatıldığına göre Allah Teâlâ, kendisini anıp zikretme amacıyla bir araya gelmiş bir topluluğun hepsini affettiğini meleklerine bildirdiğinde onlar hayretle “Aralarında onlardan olmayan, bir ihtiyacı için oraya gelmiş olan birisi var.” demişler, bunun üzerine Allah (azze ve celle) de, “Onların hepsi hayırlı bir meclisin sâkinleridir. Böyle bir toplulukla beraber olan kimse bedbaht olmaz.” buyurarak onu da affettiğini bildirmiştir. (Sahih-i Buhari, Sahih-i Müslim)
Allah dostlarının ifade ettiği üzere, güzel kokular satan ıtriyât çarşısına girenlerin üzerine güzel kokuların sinip, kötü kokulu bir yere gidenlere de kerih koku bulaşması gibi birlikte olduğumuz insanların da manevi ve uhrevi hayatımızda tesirleri vardır. Bu yüzden Hak aşığı insanlar hep “Allah’ım! Beni, salih kullarından ayırma. Ahirette beni onlarla birlikte haşret!” şeklinde Allah’a yalvarmışlardır. Ayrıca vifak ve ittifak, tevfik-i ilahinin ihlastan sonraki en büyük vesilesidir. Buradan hareketle duamız Hz. Süleyman’ın duası gibidir:

وَأَدْخِلْنِي بِرَحْمَتِكَ فِي عِبَادِكَ الصَّالِحِينَ

(Allah’ım!) Lütfunla beni hayırlı kullarının arasına dahil eyle!” (Neml Suresi, 27/19)

اَللَّهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ وَبَارِكْ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ
وَعَلٰى اٰلِه وَأَصْحَابِهِ أَجْمَعِينْ
وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَلِينَ
 وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

Sıhhat ve Boş Vakit

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

عَنْ بْنِ عَبَّاسٍ رَضِيَ اللهُ عَنْهُمَا

قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ

نِعْمَتَانِ مَغْبوُنٌ فِيهِمَا كَثِيرٌ مِنَ النَّاسِ

اَلصِّحَّةُ وَالْفَرَاغُ

* * *

Allah Rasülü’nün (sallallahü aleyhi ve selem) amcazâdesi,

habrul-ümme (ümmetin âlimi) Hz. Abdullah b. Abbas (radıyallâhu anh),

Efendiler Efendisi’nin (aleyhi ekmelüttehâyâ) şöyle buyurduğunu naklediyor:

“İki nimet vardır ki insanların çoğu bunlar hususunda aldanmıştır, kıymetini takdir edip onları değerlendirmekten mahrumdur. Bu iki önemli nimet; sağlık ve boş vakittir.”

(Buhari, Rikak, 1, 60; Tirmizi, Zühd, 1; İbn Mâce, Zühd, 15; Müsned, 1/344)

 

Sıhhat ve Boş Vakit

Allah Teâlâ’nın insanoğluna bahşettiği dünyevî nimetlerin en büyüklerinden ikisi sağlık ve boş vakittir. İnsan bunları rıza-i ilahi istikametinde kullanmasıyla hem dünya hem de ahiret mutluluğuna ulaşırken, yine bu iki nimeti yanlış yerde kullanmasıyla ahiret cihetiyle büyük bir vebalin altına girdiği gibi, dünya cihetiyle de pek çok sıkıntılara düçar olacaktır.

Allah Rasülü (aleyhissalâtü vesselâm) konuyla ilgili benzer bir hadis-i şeriflerinde “Beş şey gelmeden evvel şu beş şeyi ganimet bilip değerlendir: İhtiyarlık gelip çatmadan evvel gençliğin, hastalıktan evvel sıhhatin, fakir düşmeden evvel varlıklı olmanın, meşguliyetten evvel boş zamanın ve ölüm gelmeden evvel hayatın kıymetini bil, bunların hakkını ver!” (Hâkim, Müstedrek) buyurmuşlardır.

Peygamber Efendimiz’in hayat-ı seniyyelerini dikkatle incelediğimizde O’nun, hayatının her anını dolu dolu değerlendirdiğine ve sıhhatini Allah yolunda en güzel şekilde kullandığına şahit olmaktayız. Böylece O, hem üzerindeki Allah haklarını, hem de ailesi ve ümmetinin ihtiyaçlarını en güzel şekilde yerine getirmiştir. Günümüzde de müslüman olmadığı halde, vaktini en iyi şekilde değerlendirmek ve sağlığını korumak isteyen pek çok kimse, müslümanların ve özellikle de Allah Rasülü’nün yaşayış şeklini örnek almaktadır.

Sağlığımızın korunmasında en önemli hususların başında yeme-içmenin kontrol altına alınması gelmektedir. Sıhhatin korunup onun hayır yollarında kullanılması adına şu hadis-i şerif ne kadar geniş manalar ifade etmektedir:

“Hiçbir kişi, midesinden daha tehlikeli bir kap doldurmamıştır. Oysa insana belini doğrultacak bir kaç lokma yeter. Şayet mutlaka çok yiyecekse, midesinin üçte birini yemeğe, üçte birini içeceğe, üçte birini de nefesine ayırmalıdır.” (Tirmizî, Zühd 47. Ayrıca bkz: İbni Mâce, Et’ıme 50)

Bir mü’minin vaktini ayırması ve yerine getirmesi gereken farklı sorumluluk ve mesuliyetleri bulunmaktadır. Bu sorumluluklar bir hadis-i şerifte şöyle ifade edilmektedir:

إِنَّ لِرَبِّكَ عَلَيْكَ حَقًّا وَلِنَفْسِكَ عَلَيْكَ حَقًّا وَلِأَهْلِكَ عَلَيْكَ حَقًّا

فَأَعْطِ كُلَّ ذِي حَقٍّ حَقَّهُ

“Rabbinin senin üzerinde hakkı var, nefsinin hakkı var, ehlinin de hakkı var. Her hak sahibine hakkını ver.” (Buhârî, savm 51, edeb 86; Tirmizî, savm 45, zühd 64; Ebû Dâvûd, savm 57)

Bu hadisten hareketle bir mü’min yirmi dört saatini üçe bölerek her bir parçayı en güzel şekilde değerlendirmeye çalışmalıdır. Günün üçte biri Allah’a ibadete, Kur’an’a, namaza, zikir ve tefekküre, tebliğ ve irşad gibi hayırlı işlere ayrılmalıdır. Diğer üçte bir ise insan olmanın gerektirdiği bedeni istirahat, yeme-içme, dinlenme, temizlik, ticaret, alış-veriş ve maişet için bir işte çalışma gibi hususlara sarf edilmelidir. Son üçte birlik dilim ise anne-baba, aile fertleri, kardeşler, akrabalar, komşular, yakın ve uzak arkadaşlar ve muhatap olduğumuz insanlarla ilgilenmeye, onları ziyaret edip dinî ve dünyevî ihtiyaçlarını görmeye ayrılmalıdır. Çocukların ve genç nesillerin eğitim ve terbiyesi, kalbî ve ruhî hayatlarının rehberliği de buna dahil olmaktadır.

Aile efradına, dost ve arkadaşlara ayrılan vakit, onlarla sadece yemek yeyip çay içerek hoş vakit geçirmekten ibaret görülmemeli, birlikte geçirilen zamanlar sohbet-i Cânân, sohbet-i Kur’an, sohbet-i Rasül ile değerlendirilmelidir.

Her müslümanın daha baştan günlük, haftalık, aylık, yıllık ve ömürlük genel bir planı olmalı ve bu plan ve program, zamanın şartlarına göre güncellenerek detaylandırılmalı ve hayata geçirilmelidir. Böyle ciddi bir umumî plan dahilinde yaşayan insanlar “Acaba şimdi ne yapsam?” gibi bir kararsızlık ve boşluğa asla düşmeyeceklerdir.

Sıhhat ve boş vaktin hayırlı bir şekilde değerlendirilmesi adına şüphesiz en önemli husus; beş vakit namazın daima vaktinde ve cemaatle kılınması olacaktır. Başta nefse zor gelse de iradenin hakkının verilmesine Cenab-ı Hakk’ın bir armağanı olarak bu mesele gittikçe kolaylaşacak, zamanımız genişleyip bereketlenecek, Allah Teâlâ az zamanda çok işlere muvaffak kılacak ve böylece asrımızın en önemli sorunların da biri olan vaktin hızlıca ve boş olarak geçip gitmesinin önüne geçilmiş olunacaktır.

Bu konuda diğer önemli bir nokta ise genç ve sıhhatli iken, farzların haricinde bol bol nafile ibadetle meşgul olunması, şayet varsa bir an önce kazaya kalmış namaz ve oruçların iade edilmesidir. Çünkü bunların hastalık ve yaşlılık zamanlarında kazası zor olacaktır.

Mevzumuzu Kanunî Sultan Süleyman’ın bir beytiyle bitirelim:

“Halk içinde mu’teber bir nesne yok devlet gibi,

Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi.”

 

اَللَّهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ وَبَارِكْ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ

وَعَلٰى اٰلِه وَأَصْحَابِهِ أَجْمَعِينْ

وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَلِينَ

وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

Hayır Konuşmak yahut Susmak

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

عَنِ بْنِ عُمَرَ رَضِيَ اللهُ عَنْهُمَا

قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ

مَنْ كَثُرَ كَلاَمُهُ كَثُرَ سَقَطُهُ

وَمَنْ كَثُرَ سَقَطُهُ كَثُرَتْ ذُنُوبُهُ

وَمَنْ كَثُرَتْ ذُنُوبُهُ كاَنَتِ النَّارُ أَوْلىَ بِهِ،

فَمَنْ كَانَ يُؤْمِنُ بِاللهِ وَالْيَوْمِ اْلآخِرِ

 فَلْيَقُلْ خَيْرًا أَوْ لِيَصْمُتْ

* * *

Allah Rasülü’nün (sallallahü aleyhi ve sellem) “O ne güzel insandır!” buyurduğu,

Sahabe-i Kiram’ın Hz. Ömer’e (radıyallahü anh) “Yerine halife olarak onu bırak.” dediği, Hz. Ömer’in mübarek oğlu Hz. Abdullah

(Allah ondan ve bütün Sahabe-i Kiram’dan ebediyen razı olsun)  

Peygamber Efendimiz’in (aleyhi efdalüssalavât) şöyle buyurduğunu naklediyor:

“Çok konuşanın çok kusuru, çok kusuru olanın da çok günahı olur. Günahları çok olanın da -tevbe ve istiğfarla onları temizlemediği takdirde- hakkı ateştir.

O takdirde kim Allah’a ve ahiret gününe iman ediyorsa

ya hep hayır konuşsun ya da sussun!..”

(Mu’cemü’l-Evsat, 6/328; Müsnedü’ş-Şihâb, 1/236; Mecmeu’z-Zevâid, 10/543)

 

Hayır Konuşmak yahut Susmak

İnsanın yaratılışı ile ondan beklenen ahlak arasında irtibat bulunmaktadır. Bu yüzden çok dinlemesi için insana iki kulak, az konuşması için de bir ağız verilmiştir. “İki düşün, bir söyle.”, “Söz gümüş ise sükût altındır.” ve “Yutmadan evvel çiğnemek ne ise, konuşmadan önce düşünmek de odur.” sözleri de bu hakikati veciz olarak anlatmaktadır. Hatta yerine göre insanın mümkünse beş kez düşünüp, on kez düşünüp bir kez konuşması Allah dostları tarafından tavsiye edilmiştir.

Uzun bir rivayetin son kısmında geçtiği üzere Allah Rasülü (aleyhissalâtü vesselâm) bir sefer esnasında yanındaki Hz. Muâz b. Cebel’e “Şuna sahip ol!” demiş ve eliyle diline işaret etmiştir. Hz. Muâz: “Ey Allah’ın Rasülü! Biz konuştuklarımızdan sorumlu olacak mıyız?” diye sorunca, “İnsanları yüzlerinin üstüne -veya burunlarının üstüne dedi- ateşe atan, dillerinin ürünlerinden başka bir şey midir?” buyurdular.” (Tirmizî, İman 8)

İmam Gazali ve daha pek çok Hak dostu, kişinin amellerini münciyât (kurtarıcı, salih ameller) ve mühlikât (mahvedici, kötü ameller) olarak iki grupta ele almışlardır. İşte dil de kullanılma şekline bağlı olarak bu her iki gruba dahil olabilmektedir. Yani onunla hayır konuşulup insanlar iyilik ve güzelliğe sevkedilerek sevap kazanıldığı gibi, onunla boş, faydasız ve gıybet, iftira, söz taşıma, insanların arasını bozma, her duyduğunu konuşma gibi kötü amellerle ciddi bir vebal ve günaha girme tehlikesi de söz konusudur.

Nitekim Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) pek çok beyanlarında dilin bu afetlerine dikkatleri çekerek ümmetini bunlardan korumak istemiştir: “Her duyduğunu söylemesi, kişiye günah olarak yeter.” (Sünen-i Ebî Dâvûd; Sahih-i İbn-i Hıbbân), “Koğuculuk yapan (insanlar arasında kötü niyetle söz taşıyan) cennete giremez.” (Buhari, Edep, 50) rivayetleri dilin afetlerinden bazılarıdır. Konuyla ilgili benzer bir hadis-i şerifte ise şöyle buyrulmaktadır:

سُئِلَ رَسُولُ اللّهِ عَنْ أكْثَرِ مَا يُدْخِلُ النَّاسَ النَّارَ؟ قَالَ: الْفَمُ، وَالْفَرْجُ؛

وَسُئِلَ عَنْ أكْثَرِ مَا يُدْخِلُ النَّاسَ الْجَنَّةَ؟ قَالَ: تَقْوَى اللّهِ وَحُسْنُ الْخُلُقِ

“Rasülullah (aleyhissalâtu vesselâm)’a insanların ateşe gitmesine en çok sebep olan şey soruldu: “Ağız ve ferc!” buyurdular. En ziyade neyin insanları cennete soktuğundan sordular: “Allah karşısında takvalı olmak ve güzel ahlak!” buyurdular.” (Tirmizî, Birr 62)

Maalesef günümüzün en büyük problemlerinden biri de dil hususundaki yanlışlarımızdır. Tatlı ve meşrû dairede konuşan bir dil, insanları bir araya getirip onları hayra sevkettiği gibi, acı ve haramlarla konuşan ciddiyetsiz ve lâubâlî bir dil de insanların kalbini kırıp onları birbirinden ayırmaktadır.  Çoğu zaman kendi açımızdan küçük olduğunu düşündüğümüz kasıtsız sözlerimiz bile muhatabımızı yaralayabilmektedir. Bu durumda, Allah Teâlâ’dan dua ile yardım istemek ve O’nun hepimize bahşettiği irademizin hakkını vermek suretiyle dilimizi hayır ve salâha yönlendirmeye gayret etmeliyiz. Belki de böyle bir cehd, çok ciddi bir ibadet sevap ve faziletine vesile olacaktır.

Allah Rasülü (sallallahü aleyhi ve sellem) diğer bir mübarek beyanlarında da “Kim bana çeneleri ile bacakları arasındaki şeyler hususunda garanti verirse (dil ve namusunu haramlardan muhafaza ederse), ben de ona cennet hususunda garanti veririm.” (Buhari, Rikak 23, Hudud 19; Tirmizi, Zühd) buyurmuşlardır. 

Öyleyse elimizden geldiğince hep hayır ve güzel şeyler konuşmaya çalışmalı, gerekli olan yerde usûl ve erkânına riayet ederek hakkı söylemekten geri durmamalıyız. Böyle bir durum söz konusu olmadığında ve hep hayır ve güzel konuşma esasının hakkını veremediğimiz zaman da susma cehdi sergilemeliyiz ki dilin afet ve zararlarına maruz kalmayalım. Bu vesileyle Allah dostları,

مَنْ صَمَتَ نَجَا

“Dilini tutan, ona hakim olan kurtuldu!” (Sünen-i Tirmizî; Müsned-i Ahmed b. Hanbel) hadis-i şerifine büyük bir önem verip bizlere de bunu hedef göstermişlerdir.

Mevzumuzu kavl-i fasl (söz kesen, nihâî kesin ve doğru hükmü veren) Kur’an-ı Kerim ile noktalayalım:

وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنْسَانَ وَنَعْلَمُ مَا تُوَسْوِسُ بِهِ نَفْسُهُ وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ

إِذْ يَتَلَقَّى الْمُتَلَقِّيَانِ عَنِ الْيَمِينِ وَعَنِ الشِّمَالِ قَعِيدٌ

مَا يَلْفِظُ مِنْ قَوْلٍ إِلَّا لَدَيْهِ رَقِيبٌ عَتِيدٌ

“Muhakkak ki in­sa­nı Biz ya­rat­tık. Onun için, nef­si­nin ken­di­si­ne ne­ler fı­sıl­da­dı­ğı­nı, ne­ler tel­kin et­ti­ği­ni pek iyi bi­limekteyiz.  Çün­kü Biz ona şah­da­ma­rın­dan da­ha ya­kı­nız. Za­ten onun sa­ğın­da ve so­lun­da yer­leş­miş iki ka­yıt­çı var­dır. Onun ağ­zın­dan çı­kan tek bir söz ol­maz ki ya­nın­da bu iş için ha­zır­lan­mış bir göz­cü ol­ma­sın, onun söy­le­di­ği­ni ve yap­tı­ğı­nı kay­det­miş ol­ma­sın.” (Kâf Suresi, 50/16-18)

اَللَّهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ وَبَارِكْ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ

وَعَلٰى اٰلِه وَأَصْحَابِهِ أَجْمَعِينْ

وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَلِينَ

 وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

 

Dünya ve Ahiret Kardeşliği

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

عَنْ ابْنِ عُمَرَ رَضِيَ اللهُ عَنْهُمَا

قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ

اَلْمُسْلِمُ أَخُو الْمُسْلِمِ لاَ يَظْلِمُهُ وَلاَ يُسْلِمُهُ

مَنْ كَانَ فِي حَاجَةِ أَخِيهِ كَانَ اللهُ فِي حَاجَتِهِ

وَمَنْ فَرَّجَ عَنْ مُسْلِمٍ كُرْبَةً

فَرَّجَ اللهُ عَنْهُ بِهَا كُرْبَةً مِنْ كُرَبِ يَوْمِ القِيَامَةِ

وَمَنْ سَتَرَ مُسْلِماً سَتَرَهُ اللهُ يَوْمَ القِيَامَةِ

* * *

Hazreti Abdullah b. Ömer (radiyallahü anhimâ)

Peygamber Efendimiz’in (aleyhissalatü vesselam)

şöyle buyurduğunu rivayet ediyor:

“Müslüman, müslümanın kardeşidir.

Ona zulmetmez, haksızlık yapmaz,

onu düşmana terk ve teslim etmez.

Kim, bir kardeşinin ihtiyacını karşılarsa,

Allah ta onun ihtiyacını karşılar.

Kim, bir kardeşinin sıkıntısını giderirse,

Allah ta onun kıyamet sıkıntılarından mühim birini giderir.

Her kim de bir müslümanın ayıbını örter, onu utandırmazsa

Allah ta kıyamette onun ayıplarını örter.”

(Buhârî, Mezâlim 3; Müslim, Birr 58)

 

Dünya ve Ahiret Kardeşliği

Yüce Yaratıcımız Allah Teâlâ, Kur’an-ı Kerim’de mü’minleri dünya ve ahirette kardeş olarak yarattığını beyan buyurup mü’minlerin de buna yaraşır ve yakışır şekilde hareket etmelerini istemektedir. Hucurât Suresinde konuyla ilgili temel ölçü ve prensipler anlatılmıştır. Bunlardan bazıları şu ayet-i kerimelerdir:

إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ إِخْوَةٌ فَأَصْلِحُوا بَيْنَ أَخَوَيْكُمْ وَاتَّقُوا اللهَ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لاَ يَسْخَرْ قَومٌ مِنْ قَوْمٍ عَسَى أَنْ يَكُونُوا خَيْرًا مِنْهُمْ

وَلاَ نِسَاءٌ مِنْ نِسَاءٍ عَسَى أَنْ يَكُنَّ خَيْرًا مِنْهُنَّ

وَلاَ تَلْمِزُوا أَنْفُسَكُمْ وَلاَ تَنَابَزُوا بِالأَلْقَابِ

“Mü­min­ler ancak kar­deş­tir­ler. Öyleyse, kar­deş­le­ri­ni­zin ara­sı­nı ıslah edin, dü­zel­tin. (Küsleri, dargınları barıştırın, dünyanın dört bir tarafında kardeşlik köprüleri ve sulh adacıkları oluşturun.) Ve Al­lah’a kar­şı takvalı olun ki O’nun mer­ha­me­ti­ne na­il ola­sı­nız. Ey iman eden­ler! Siz­den hiç­bir top­lu­luk, diğer bir top­lu­luk­la alay et­me­sin. Ne mâ­lum? Bel­ki alay edi­len­ler, onlardan da­ha ha­yır­lı­dır. Ka­dın­lar da baş­ka ka­dın­lar­la alay et­me­sin­ler. Bel­ki de alay edi­len­ler, alay eden­ler­den da­ha ha­yır­lı­dır. Bir­bi­ri­ni­zi ayıplayıp ka­ra­la­ma­yın. Bir­bi­ri­ni­ze kö­tü la­kap­lar da tak­ma­yın.” (Hucurât Suresi, 10-11) Benzer diğer ayet ve hadislerde de hakiki mü’min ve müslüman ahlakının nasıl olduğu bizlere açıkça anlatılmıştır:

لاَ يُؤْمِنُ أَحَدُكُمْ حَتّى يُحِبَّ َلأخيهِ مَا يُحِبُّ لِنَفْسِهِ

“Sizden hiç biriniz, kendisi için istediği hayırlı ve güzel şeyleri mü’min kardeşleri için de istemedikçe hakiki imana erişemez.” (Buhari, Müslim)

لاَ تَحَاسَدُوا وَلاَ تَبَاغَضُوا وَلاَ تَنَاجَشُوا وَلاَ تَدَابَرُوا وَلاَ يَبِعْ بَعْضُكُمْ عَلَى بَيْعِ بَعْضٍ

وَكُونُوا عِبَادَ اللَّهِ إِخْوَانًا ، الْمُسْلِمُ أَخُو الْمُسْلِمِ لاَ يَظْلِمُهُ وَلاَ يَخْذُلُهُ وَلاَ يَحْقِرُهُ ،

اَلتَّقْوَى هَا هُنَا – وَيُشِيرُ إِلَى صَدْرِهِ ثَلاَثَ مَرَّاتٍ – بِحَسْبِ امْرئٍ مِنَ الشَّرِّ أَنْ يَحْقِرَ أَخَاهُ الْمُسْلِمَ ، كُلُّ الْمُسْلِمِ عَلَى الْمُسْلِمِ حَرَامٌ ، دَمُهُ وَمَالُهُ وَعِرْضُهُ

“Birbirinizle hasetleşmeyiniz. Birbirinize kin ve nefret beslemeyiniz. Almayacağınız bir malın fiyatını müşteri kızıştırmak için artırmayınız. Birbirinize darılıp yüz çevirmeyiniz. Birinizin satışı üzerine -onunkisi bitmeden- başka biriniz satış yapmasın. Ey Allah’ın kulları, hakkıyla kardeşler olunuz. Müslüman, müslümanın kardeşidir. Ona zulüm ve haksızlık yapmaz, onu asla yardımsız ve desteksiz bırakmaz, hiçbir zaman hor-hakir görmez. -Allah Rasülü (aleyhissalatü vesselam), cümlenin burasında üç defa göğsüne işaret ederek buyurdular ki- Takvâ buradadır. Bir kim­se için, müs­lü­man kar­de­şi­ni hor ve hakir görmesi kötülük olarak yeter. Her bir müslümanın canı, malı ve ırzı, diğer müslümanlara haramdır.” (Müslim, Birr 32. Ayrıca bkz: Buhârî, Edeb 57; Ebû Dâvûd, Edeb 47; Tirmizî, Birr 24; İbni Mâce, Duâ 5)

Sahabe-i kiramdan Ce­rir b. Ab­dul­lah, Pey­gam­be­r Efendimiz’in (sallalahü aleyhi ve sellem), şu üç şe­yi yap­mak üze­re ken­di­sin­den bi­at is­te­di­ği­ni bil­di­rmektedir: “Na­mazı ikame etmek (namazı hakkıyla, iç ve dış erkânını yerine getirerek, tadil-i erkân ve huşû ile kılmak), ze­kât vermek ve bü­tün müs­lü­man­la­rın salâh ve hay­rı­nı is­te­mek (na­si­hat).”

Mü’minlerin, birbirlerine bakışları ve davranışlarını, kalb ve akıllarından geçen his ve düşüncelerini, kısaca  gerçek bir müslüman ahlakını tarif eden daha nice öyle güzel peygamber ifadeleri vardır ki burada hiç olmazsa bir kısmını zikretmeden geçmeyi vefasızlık olarak gördüğümüzden arzetmek istiyoruz:

مَثَلُ الْمُؤْمِنِينَ فِي تَوَادِّهِمْ وَتَرَاحُمِهِمْ وَتَعَاطُفِهِمْ مَثَلُ الْجَسَدِ

إِذَا اشْتَكَى مِنْهُ عُضْوٌ تَدَاعَى لَهُ سَائِرُ الْجَسَدِ بِالسَّهَرِ وَالْحُمَّى

“Mü’minlerin birbirlerini sevmekte, birbirlerine merhamet ve şefkatte ve birbirlerini korumaktaki  misali yek vücud gibidir. O vücudun herhangi bir uzvu hasta olduğunda, diğer uzuvlar da bu sebeple uykusuzluğa ve hararete tutulurlar.”  (Buhârî, Edeb, 27; Müslim, Birr, 66)

مَنْ نَفَّسَ عَنْ مُسْلِمٍ كُرْبَةً مِنْ كُرَبِ الدُّنْيَا نَفَّسَ اللَّهُ عَنْهُ كُرْبَةً مِنْ كُرَبِ يَوْمِ الْقِيَامَةِ وَمَنْ يَسَّرَ عَلَى مُعْسِرٍ يَسَّرَ اللَّهُ عَلَيْهِ فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ وَمَنْ سَتَرَ عَلَى مُسْلِمٍ سَتَرَ اللَّهُ عَلَيْهِ فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ وَاللَّهُ فِي عَوْنِ الْعَبْدِ مَا كَانَ الْعَبْدُ فِي عَوْنِ أَخِيهِ

“Kim, bir müslümandan dünya sıkıntılarından birini giderirse, Allah da kıyamet gününde onun sıkıntılarından mühim birini giderir. Bir kimse, darda kalana kolaylık gösterirse, Allah da ona dünya ve âhirette kolaylık gösterir. Her kim de, bir müslümanın ayıbını örterse, Allah da onun dünya ve âhiretteki ayıplarını örter. Mü’min kul, din kardeşinin yardımında olduğu sürece, Allah da o kulun yardımındadır.” (Müslim, Zikr 38. Ayrıca bkz: İbni Mâce, Mukaddime 17)

Allah Rasülü (aleyhi ekmelüttehâyâ), insanların en faydalılarının, diğer insanlara en fazla faydası dokunanları olduğunu bildirmiştir. (Beyhaki, Şuabül-İman; Ali el-Muttaki, Kenzül-Ummâl) Allah dostlarına göre de insanların yardımına koşmak, Cenab-ı Hakk’ın inayetine sunulmuş en beliğ davetiyedir. Buradan hareketle, şahsi hayatlarında işlerinin bereketsizlik ve verimsizliğinden yakınan kimseler, diğer insanlar ve özellikle de mü’min kardeşlerinin yardımına ne kadar koştuklarını gözden geçirmelidirler.

Yine Hak dostları büyük zâtlara göre tevfik-i ilahinin ihlastan sonraki en büyük vesileleri uhuvvet, vifak ve ittifaktır. Herhangi bir yerdeki başarısızlığın sebebi de çoğunlukla ya ihlastaki bir arıza veya uhuvvet ve vifaktaki bir eksikliktir. İftirak ise Cenab-ı Hakk’a karşı saygısızlık olarak sayılmıştır. Müslümanların te’lif-i kulûbu adına iradenin hakkının verilmesi ve Allah’a dua dua yalvarılması ise son derece güzel ve gereklidir. Çünkü müslümanların dertleriyle dertlenmeyenler, onlardan değildir. (Taberânî, el-Mu’cemül-Vasît)

Hakiki mü’minler iftiraktan şeytandan kaçar gibi kaçıp mü’min kardeşiliği serasına sığınırlar. Kardeşlerine yaptıkları hizmet ve yardımın ötesinde onların kusur ve ayıplarını da setrederler. Bu konudaki denge adına da Allah dostları şu ölçüyü vermişlerdir: “Ne kardeşimizin hatasını yüzüne vurup perdeyi yırtar ve onu utandırırız, ne de onu hatasıyla baş başa bırakıp kaybetmesine göz yumarız. Çok ince bir denge söz konusudur burada.”

Faslımızı Alvarlı Efe Hazretlerinin kulaklara küpe mısrasıyla noktalayalım:

“Fâriğ ol, aybın gözetme kimsenin,

Tâ ki Hak setreyleye aybın senin.”

اَللَّهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ وَبَارِكْ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ

وَعَلٰى اٰلِه وَأَصْحَابِهِ أَجْمَعِينْ

وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَلِينَ

وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

 

Ahiret İştiyakı ve Dünyayı Terk

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم

عَنْ عَلِيٍّ رَضِيَ اللهُ عَنْهُ

قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ

مَنِ اشْتاَقَ الِىَ الْجَنَّةَ سَارَعَ إِلىَ الْخَيْرَاتِ

وَمَنْ أَشْفَقَ مِنَ النَّارِ لَهَا عَنِ الشَهَوَاتِ

وَمَنْ تَرَقَّبَ الْمَوْتَ لَهَا عَنِ اللَّذَّاتِ

وَمَنْ زَهِدَ فيِ الدُّنْيَا هَانَتْ عَلَيْهِ الْمَصَائِبُ

* * *

Allah Rasülü’nün damadı, velilerin babası Hazreti Ali (radiyallahü anh) Peygamber Efendimiz’in (aleyhi etemmütteslîmât) şöyle buyurduğunu naklediyor:

“Cennete müştak olan hayr ü hasenâta koşar. Cehenneme yuvarlanmaktan endişe eden şehevî arzulardan yüz çevirir.

Ecel hakikatını vicdanında duyan geçici lezzetlerden uzak durur.

İşin doğrusu, dünyaya karşı kalb kapılarını sürmeleyen kimseye de musibetler çok küçük, pek hafif gelir.”

(Müsnedü’şŞihab, 1/226; Beyhakî, Şuabü’lİman, 7/371)

 

Ahiret İştiyakı ve Dünyayı Terk

Dünya hayatının geçiciliğini ve asıl vatanın ahiret olduğunu kavrayan insan, Allah Teâlâ’ya kavuşmak için iman, amel-i salih ve ihsan şuuru gibi hayırlı işlere olanca gücü ve süratiyle sarılır. Bu salih kul, dünyanın er ya da geç yok olmaya mahkum süslerine aldanmaz ve Allah Teâlâ’nın vaat ettiği ebedi cennet nimetlerini düşünür.

Abdullah b. Mesud (r.a), bir gün Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem)’in bir hasır üzerine uzandığını ve mübarek vücutlarında hasırın iz bıraktığını görünce “Ey Allah’ın Rasülü! Ne olur bize müsaade edin de sizin için bir yatak hazırlayalım.” der. Bunun üzerine Allah Rasülü şöyle buyuyurlar:

مَا لِي وَمَا لِلدُّنْيَا مَا أَنَا فِي الدُّنْيَا إِلَّا كَرَاكِبٍ اسْتَظَلَّ تَحْتَ شَجَرَةٍ ثُمَّ رَاحَ وَتَرَكَهَا

“Benim dünya ile ne alakam olabilir ki! Benim dünyadaki durumum ancak bir yolcu misalidir ki, bir ağaç altında gölgelenip azıcık dinlenir sonra da orayı terk edip yoluna devam eder.” (Tirmizi, Sünen; İbn-i Mâce, Sünen)

Cenab-ı Hakk’ın cennette mü’minlere hazırladığı sonsuz nimetleri arzulayan ve cehennemde inkarcılara hazırlanan azaba maruz kalmaktan korkan salih bir kul, nefsin arkası kesilmez şehevâtından yüz çevirir. Çünkü o bilir ki nefs, menfaat ve zararını bilmeyen küçük çocuk gibidir. Verdikçe daha çok ister, onu bundan menetmedikçe arzularının arkası hiç kesilmez. Kur’an-ı Kerim’de bu husus şöyle anlatılmaktadır:

زُيِّنَ لِلنَّاسِ حُبُّ الشَّهَوَاتِ مِنَ النِّسَاءِ وَالْبَنِينَ وَالْقَنَاطِيرِ الْمُقَنْطَرَةِ مِنَ الذَّهَبِ وَالْفِضَّةِ وَالْخَيْلِ الْمُسَوَّمَةِ وَالأَنْعَامِ وَالْحَرْثِ ذَلِكَ مَتَاعُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَاللَّهُ عِنْدَهُ حُسْنُ الْمَآبِ

Ka­dın­lar, oğul­lar, yı­ğın yı­ğın bi­rik­ti­ril­miş al­tın ve gü­müş, gü­zel cins at­lar, da­var­lar ve ekin­ler gi­bi nef­sin ho­şu­na gi­den şey­ler in­san­la­ra süslenmiştir. Bun­lar dün­ya ha­ya­tı­nın ge­çi­ci bir me­ta­ın­dan iba­ret­tir. Asıl va­rı­la­cak gü­zel yer ise, Al­lah’ın ka­tın­da­dır. (Ey Habibim) De ki: “Si­ze, ih­ti­ras­la is­te­di­ği­niz o şey­ler­den çok da­ha iyi­si­ni bil­di­re­yim mi? İş­te Al­lah’a kar­şı gel­mek­ten sa­kı­nan müt­ta­ki­ler için Rab’­le­ri nez­din­de için­den ır­mak­lar akan cen­net­ler olup, ken­di­le­ri ora­da ebe­dî ka­la­cak­lar­dır. Hem ora­da on­la­ra ter­te­miz eş­ler ve hep­si­nin de üs­tün­de Al­lah’ın rı­za­sı var­dır. Al­lah bü­tün kul­la­rı­nı hak­kıy­la gör­mek­te­dir. (Âl-i İmrân, 3/14-15)

Ayet-i kerimede anlatılan nimetlerden meşru dairede istifade caizdir fakat nefsin bunlara aşırı meyli sebebiyle gönlü onlara kaptırma, şeytanın da etkisiyle onları elde etmek için gayr-i meşru yollara başvurma ve neticede ahiretten gafil olma gibi büyük tehlikeleri sebebiyle Kur’an-ı Kerim’de bu hususta aldanılmaması için sık sık ikazlar yapılmaktadır. Efendimiz (aleyhissalatü vesselam) da bu konu da;

حُفَّتْ الْجَنَّةُ بِالْمَكَارِهِ وَحُفَّتْ النَّارُ بِالشَّهَوَاتِ

“Cennet, nefsin hoşuna gitmeyen şeylerle; cehennem ise nefsin arzuladığı şeylerle çevrilmiştir.” (Buhari, Sahih; Müslim, Sahih) buyurarak bizleri uyarmıştır. Bu hususta dikkatli olmayıp nefsin arzuladığı şehevât peşinde koşanların çoğunlukla varacakları yer haramlardır. Halbuki nefsin hevâsını tatmin etmek şöyle dursun, Allah dostlarından bazıları dünya nimetlerinden ihtiyaç fazlasını kullanmanın dahi haram olduğuna hükmetmişlerdir.

Hadis-i şerifteki diğer mühim bir husus ise ölümü sıkça hatırlamanın, insanı dünya lezzetlerinden alıkoyduğu hakikatidir. Allah Rasülü (aleyhissalatü vesselam) diğer bazı nurlu sözlerinde; “Lezzetleri acılaştırıp onları mahveden ölümü çokça anın.” (Tirmizi, Nesâî, İbni Mâce, Beyhakî) ve “Sizi kabir ziyaretinden nehyetmiştim fakat artık ziyarette bulunabilirsiniz. Çünkü bu, kalbi yumuşatır, gözü yaşartır, ölümü ve ahireti hatırlatır.” (Hâkim, Müstedrek; Beyhakî, es-Sünenül-Kübrâ) buyurmaktadır. Pek çok Allah dostuna göre de ölümü sık sık anmak, riya ve şöhret tutkusu gibi büyük zararlardan kurtulup ihlası kazanmaya bir vesiledir.

Dünyada zühd üzere yaşayıp kalb ibresini hep Allah’ın razı olduğu şeylere çeviren kimselere dünyevî musibetlerin pek hafif geldiği, baştaki hadiste bildirilen diğer bir hakikattir. Çünkü bu salih mü’minin gözünde tüten şey, ahiret saadetidir. O, bu uğurdaki dünyevî bela ve imtihanları sabır ve rıza ile karşılar. Nitekim Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem): “Allah’ım! Musibetimizi, dinimiz hususunda kılma ve dünyayı da en büyük emelimiz eyleme.” (Tirmizi, Sünen) diye dua etmişlerdir. Mevzuyu, serlevha yapılacak bir ayet-i kerime ile tamamlayalım:

وَمَا هَذِهِ الْحَيَاةُ الدُّنْيَا إِلاَّ لَهْوٌ وَلَعِبٌ

وَإِنَّ الدَّارَ الآخِرَةَ لَهِيَ الْحَيَوَانُ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ

Bu dünya hayatı geçici bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir.

Ebedî ahiret diyarı ise, işte o, gerçek hayatın ta kendisidir.

Keşke bunu bilselerdi! (Ankebut, 29/64)

اَللَّهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ وَبَارِكْ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ

وَعَلٰى اٰلِه وَأَصْحَابِهِ أَجْمَعِينْ

وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَلِينَ

 وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

Dünya Nimetlerine Bakış Açımız

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم

عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ رَضِيَ اللَّهُ

قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ

اُنْظُرُوا إِلىَ مَنْ أَسْفَلَ مِنْكُمْ

وَلاَ تَنْظُرُوا إِلىَ مَنْ هُوَ فَوْقَكُمْ

فَهُوَ أَجْدَرُ أَنْ لاَ تَزْدَروُا نِعْمَةَ اللهِ

* * *

Hazreti Ebû Hureyre (radiyallahü anh)’ın rivayet ettiği bir hadis-i şerifte, Peygamber Efendimiz (aleyhi efdalüssalavâti vetteslîmât) şöyle buyurmaktadır:

“Sahip olduğunuz dünyevî imkanlar açısından, durumu sizden daha iyi olanlara değil, daha fenâ durumda bulunanlara bakın. Zira bu (bakış zaviyesi) Allah’ın nimetlerini hafife almamanız için en uygun yoldur.”

(Müslim, zühd, 9; Tirmizi, kıyame, 58; libas, 38; İbn Mâce, zühd, 9)

 

Dünya Nimetlerine Bakış Açımız

Ahiretin tarlası olan bu dünyada insanoğlu çeşitli imtihanlar yaşamaktadır. O, fakirlikle imtihan edildiği gibi zenginlikle de sınanmaktadır. Hastalıklarla ve değişik musibetlerle imtihan edildiği gibi sağlık-sıhhat ve geniş imkanlarla da sınanmaktadır.

Allah dostlarının bildirdiği üzere fakirlik ve dar imkanlarla imtihana pek çok kişi dayanıp başarılı olsa da, zenginlik ve geniş imkanlarla imtihana daha az sayıda kişi dayanıp başarılı olabilmiştir. Bu, tarih boyunca böyle cereyan etmiştir. Bu durumda her bir mü’min, kendi halini ıslah etmeye ve elindeki imkanları en iyi şekilde değerlendirerek kurtuluşa ermeye gayret etmelidir. Çünkü her bir insana verilen maddi ve manevi imkan ve kabiliyetler farklı olduğundan, herkes kendisine verilenden hesaba çekilecektir.

Şeytan bize dünyevî imkanlar açısından daha üstün olanları gösterip vesvese vermeye, şükürsüzlük ve şikayete sevk etmeye çalıştığında dinimizin bize tavsiyesi hemen bizden daha aşağıdakilere bakarak halimize şükretmektir. Aynı şekilde herhangi bir musibete maruz kalan mü’mine, hemen daha büyük musibetleri düşünerek haline sabır ile rıza göstermesi istenmektedir. Böyle mü’mince bir tavır, insanı bazen ibadetlerle elde edilemeyen derecelere çıkarmaktadır. Yoksa nankörlük ve şikayetlerle insan isyana kalkışsa, hem dünya cihetiyle daha fazla elem çekeceği gibi hem de ahiret hesabına zarar etmektedir.

İslam alimlerine göre bu hadis-i şerif, dünye ve ahiret hayrını kendinde toplamıştır. Çünkü bu hadis-i şerife göre hareket eden bir mü’min, kendinden dünya cihetiyle üstte olanları gördüğünde bir de hemen daha alttakilere bakıp Allah’ın kendisine bahşettiği nimetleri görüp haline şükredecek, böylece üsttekilere karşı hased ve düşmanlığa girmediği gibi kendinden altta olanlara da şefkatle yardım edip Allah’ın razı olduğu bir tavır sergilemiş olacaktır.

Yine bu kimse, dinî yaşayış cihetiyle hep Allah dostlarına, kendisinden daha fazla gayret eden kimselere bakıp Cenab-ı Hak karşısında kendi eksik ve kusurlarını görecek, Allah dostlarına özenip onlar gibi olmaya çalışacak ve salih amellerini artıracaktır. Böyle davranıp, dünyada hep Allah dostlarını örnek alan mü’minler, inşaallah ahrette de onlarla bir haşr edileceklerdir.

اَللَّهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ وَبَارِكْ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰى اٰلِه وَأَصْحَابِهِ وَأَتْبَاعِهِ أَجْمَعِي

وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَلِي

وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

Gerçek Müslüman ve Muhacir

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم

عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عَمْرٍو رَضِيَ اللَّهُ

قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ

الْمُسْلِمُ مَنْ سَلِمَ الْمُسْلِمُونَ مِنْ لِسَانِهِ وَيَدِهِ

وَالْمُهَاجِرُ مَنْ هَجَرَ مَا نَهَى اللَّهُ عَنْهُ

 * * *

Allah Resûlü’nün,

kendisine “Yaz, bu ağızdan doğrudan başkası çıkmaz.” buyurduğu,

Sahîfe-i Sâdıka sahibi Hz. Abdullah b. Amr (radıyallahü anh),

Kainatın Medar-ı Fahri Efendimiz’in (sallallahü aleyhi ve sellem)

şöyle buyurduğunu naklediyor:

“Gerçek müslüman, elinden ve dilinden diğer müslümanların emniyet ve selamette olduğu kimsedir.

Hakiki muhacir de Allah’ın yasakladıklarından uzaklaşıp

Allah’ın hoşnut olduğu şeylere hicret edendir.”

(Sahih-i Buhari; Sahih-i Müslim; Müsned-i Ahmed b. Hanbel)

 

Gerçek Müslüman ve Muhacir

Hakiki müslüman, yeryüzünde güven ve emniyeti temsil eden, en yakın çevresindeki müslümanlardan başlayarak bütün insanlara karşı güzel ahlakla davranan kimsedir. En büyük muhacir de günahları terk edip rıza iklimine, Allah sevgisine yelken açan mü’mindir.

Konuyla ilgili olarak Sünen-i Tirmizi’de geçen bir hadis-i şerif şu meâldedir: “Gerçek mü’min ta’n etmez, incitici sözlerle insanları yaralamaz, lanet okumaz, insanlara kaba ve sert davranmaz, edebe muhalif davranış sergilemez.” Diğer bir hadiste ise meâlen “Komşusu şerrinden emin olmayan kimse gerçek bir müslüman değildir.” buyrulmuştur. Bu hadis-i şeriflerden anlaşıldığı üzere gerçek müslüman din, dil, ırk, vb. ayrımı yapmaksızın diğer bütün insanlara karşı iyilik, mürüvvet ve güzel ahlakla davranan kimsedir.

Allah Rasülü’nün (aleyhissalâtü vesselâm) daha peygamber olmadan önce Mekkeliler tarafından “Muhammedül-Emin” (güvenilir Muhammed) olarak kabul edilmesi, insanların bir yolculuğa gidecekleri zaman aile efradlarını ve mallarını Efendimiz’e (salallahü aleyhi vesellem) emanet etmeleri konumuza en güzel misallerdir. Yine, Kabe’nin onarımı esnasında sıra Hacerül-Esad’ın yerine konulmasına gelindiğinde bu şerefe ulaşmak isteyen Mekkeliler neredeyse savaşa tutuşacakken, Kabe’ye doğru ilk geleni hakem kabul edip de ilk yaklaşanın Allah Rasülü olduğunu görünce hepsinin sevinip rahatlamaları bu konuda unutulmaz bir örnektir.

 Allah dostlarından Malik b. Dinar gibi büyük zâtlar ve daha pek çok hakiki mü’min de, başka din mensubu bazı komşularından yıllarca eziyet gördükleri halde hep sabreder ve kötülüklere iyilikle karşılık verirler. Yıllar sonra da olsa insafa gelen bu kimseler, müslüman komşularının güzel ahlakından etkilenerek İslam’la tanışırlar.

Hakiki bir müslüman, insanları gıybet etmediği, onların arkasından söz taşımadığı, iftira ve karalamalarda bulunmadığı gibi, bunları yapan kimselere karşı da usulünce muamelede bulunur; gıybet, insanları çekiştirme ve iftira gibi kötü ahlaka yol vermez. Ona herkes rahatlıkla güvenir ve sırtını dönebilir çünkü bilir ki ondan kendisine ulaşacak olan şey sadece iyiliktir. O hatıra geldiğinde insanlar rahatlar ve emniyet içinde derin bir nefes alırlar.

Bugün insanlar İslamiyet’i terörle aynı çizgide görüyorsa bu yalnızca onu kötüye kullanan intihar bombacılarının ve İslamiyet’i olduğundan farklı gösteren art niyetlilerin hatası değil, ayrıca onu hakkıyla temsil edemeyip onun güzelliklerini dünyanın dört bir tarafına ulaştıramayan bizlerin eksikliğidir. Bu problemin çözümü de tek tek her bir müslümanın gerçek İslam ahlakını yani Kur’an ve peygamber ahlakını elinden geldiğince yaşamaya çalışmasıdır.

İslam’ın güzelliklerini dünyanın dört bir yanına duyurma ve insanların onun getirdiği hayır ve güzelliklerden istifade etmesi uğrunda arzın en ücra köşelerine kadar gitmeye hicret ve bu kutlu işi yapanlara da muhacir denmektedir. Allah rızası uğrunda nice zorluklara göğüs gererek sancılı fakat sıkıntısı ölçüsünde de hayırlı ve faziletli bu peygamber sünnetini yerine getirmeye çalışanlara hadis-i şerifte altın bir ölçü sunulmaktadır. Hakiki muhacir yalnızca maddi mesafeleri kat eden kimse değildir. Gerçek hicret eri Allah’ın hoşnut olmadığı sevimsiz sıfatlardan, ahlak-ı zemimeden ve günah zeminlerinden uzaklaşıp Allah’a yakınlık yollarına koyulan ve Kur’an ahlakını en güzel şekilde yaşamaya çalışan emniyet ve selamet kahramanıdır.

اَللَّهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ وَبَارِكْ عَلٰى نَبِيِّنَا مُحَمَّدٍ سَيِّدِ الْمُسْلِمِينَ والْمُهَاجِرِينْ

وَعَلَى آلِهِ وَأَصْحَابِهِ أَجْمَعِينْ

وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَلِينَ

 وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

Hüsn-ü Zan

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم

عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ رَضِيَ اللَّهُ

قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ

حُسْنُ الظَّنِّ مِنْ حُسْنِ الْعِبَادَةِ

 * * *                 

Hafıza dahisi, Rasülullah aşığı Hz. Ebu Hureyre (radıyallahü anh),

İki Cihan Güneşi Peygamber Efendimiz’in (sallallahü aleyhi ve sellem)

şöyle buyurduğunu naklediyor:

“Hüsn-ü zan, kulluktaki kemalin eseridir.”

(Ebu Davud, Sünen; Ahmed b. Hanbel, Müsned)

 

Hüsn-ü Zan

Kısaca iyi niyet, olumlu düşünce ve güzel görüş olarak tarif edilebilecek olan hüsn-ü zan, aksine kesin deliller olmadıkça insanlar ve olaylar hakkında hep olumlu düşünmek ve hayır mülahazasına girmektir. Mü’min güzel görüp güzel düşünür, en olumsuz hadiseleri dahi hikmet gözlüğüyle inceleyerek onlardan ibretler ve hayırlı neticeler çıkarır, böylece hayatından hep lezzet alır. Habis bir ruh ise, insanlara ve hadiselere hep kuşkuyla baktığından göğsü daralır, ruhu hep sıkılır ve hayatı kendine adeta zindan eder. Günümüzde gittikçe artan paranoyak düşüncelerin temelinde de bu yanlış ve kötü düşünme sistemi yatmaktadır.

Hüsn-ü zan, bir İslam ahlakıdır ve müslümanın iç saffetiyle doğru orantılıdır. Hadiste geçtiği üzere hüsn-ü zan sahibi olması, kişinin kulluğunun güzelliğindendir. Bu yüzden bir mü’min, diğer mü’minler hakkında söylenen olumsuz sözlere hemen inanmaz ve diğer mü’minleri tek taraflı yargılamaz. Hep hüsn-ü zan ve ihtiyatlı olur. İyi niyetli, müsbet düşünceli olmak İslam’ı hazmetmenin ve onda derinleşmenin bir göstergesidir. Hakiki bir mü’min, nefsiyle hesaplaşırken -ye’se düşmemek kaydıyla- kendini yerden yere vururken diğer insanlar söz konusu olduğunda ise hüsn-ü zanla hareket eder. Bir mü’minin nazarında, sû-i zanda isabet etmektense hüsn-ü zanda yanılmak daha hayırlıdır.

İslam alimleri, su-i zannın haram olduğunu belirtmiş ve insanların hikmetini bilemediğimiz, yoruma açık davranışları karşısında su-i zanna girmememizi vurgulamışlardır. Ortada suçu gösteren kesin deliller olmadıkça hüsn-ü zan etmek müslüman ahlakıdır. Dahası, insanların ayıp ve kusurlarını araştırmamaktır. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de;

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اجْتَنِبُوا كَثِيرًا مِنَ الظَّنِّ إِنَّ بَعْضَ الظَّنِّ إِثْمٌ وَلاَ تَجَسَّسُوا

 “Ey iman eden­ler! Zan­dan çok sa­kı­nın. Çün­kü zan­la­rın ciddi bir kıs­mı gü­nah­tır. Bir­bi­ri­ni­zin giz­li hal­le­ri­ni de araş­tır­ma­yın.” (Hucurât Suresi, 49/12) buyrulmaktadır.

Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) da;

إِيَّاكُمْ وَالظَّنَّ فَإِنَّ الظَّنَّ أَكْذَبُ الْحَدِيثِ وَلَا تَجَسَّسُوا وَلَا تَحَسَّسُوا وَلَا تَنَافَسُوا

وَلَا تَحَاسَدُوا وَلَا تَبَاغَضُوا وَلَا تَدَابَرُوا وَكُونُوا عِبَادَ اللَّهِ إِخْوَانًا

“Zandan kaçının. Çünkü zan, sözlerin en yalanıdır. Birbirinizin gizli hallerini araştırmayın, birbirinizin sözlerine kötü niyetle kulak kabartmayın, birbirinizle rekabete girişmeyin, birbirinizi çekememezlik etmeyin, birbirinize karşı kin gütmeyin ve sırtınızı dönmeyin. Ey Allah’ın kulları kardeşler olun!” (Sahih-i Buhari, Sahih-i Müslim, Müsned-i Ahmed b. Hanbel) buyurarak sû-i zandan ve kardeşliği zedeleyecek her türlü davranıştan uzak durmamızı tembihlemiştir.

Hüsn-ü zan dinimizde bir esas olduğu için, nifak emareleri taşıyan insanlara karşı da elden geldiğince hüsn-ü zan edilmeli fakat onlara sırlarımız da açılmamalı ve onlar mühim mevkilere getirilmemelidir. Böylece hem onlar utandırılmamış, uzaklaştırılmamış ve nifak sıfatlarından arınmaları için fırsat verilmiş, hem de onlara karşı tedbirli ve ihtiyatlı davranılarak onlardan gelebilecek tehlikelerin önü alınmış ve samimi mü’minlerin de hakkı yenmemiş olmaktadır.

İnsanlara ve özellikle de mü’minlere karşı hüsn-ü zan etmekle emrolunan  mü’minler, en başta Allah Teâlâ hakkında hüsn-ü zan içerisinde olmalıdır. Allah Rasülü (sallallahu aleyhi ve sellem), “Sakın, sizden hiç kimse, Allah Teâlâ hakkında hüsn-ü zan etmediği bir hal üzere ölmesin.” buyurmuştur. Bir hadis-i kudside ise meâlen “Benim kulumla muamelem, onun Benim hakkımdaki zannına bağlıdır.” buyrularak, Allah Teâlâ’nın afv ve ihsanı hakkında hüsn-ü zan beslemenin ehemmiyeti bildirilmiş ve bunun ne büyük bir vesile-i necât olduğunu nazara verilmiştir.

اَللَّهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى نَبِيِّنَا مُحَمَّدٍ سَيِّدِ الْمُرْسَلِينْ

وَعَلَى آلِهِ وَأَصْحَابِهِ أَجْمَعِينْ

 

Günaha Nedamet

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم

عَنْ أَنَسِ بْنِ مَالِكٍ رَضِيَ اللَّهُ

قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ

مَنْ سَاءَتْهُ خَطِيئَتُهُ

غُفِرَ لَهُ وَإِنْ لَمْ يَسْتَغْفِرْ

* * *

Hz. Enes b. Malik’in (radıyallahü anh) naklettiği bir hadis-i şerifte

İki Cihan Serveri Allah Rasülü (sallallahü aleyhi ve sellem)

şöyle buyurmuştur:

“İçine düştüğü bir hatanın pişmanlığıyla kıvranan

bir insan diliyle istiğfar etmese de affolunur.”

(Müsnedü’ş-Şihâb, 1/264; el-Firdevs, 37/558)

 

Günaha Nedamet

Allah Teâlâ’nın yasak sayıp yapılmasını istemediği küçük-büyük bütün günah ve hatalardan uzak durabilme cehdi, kişinin imanı ile mebsuten mütenasip, diğer bir tabirle doğru orantılıdır. Bir mü’min, imanının kuvveti, marifetinin derinliği ve Cenab-ı Hakk’a saygısının enginliği ölçüsünde hatalardan uzak kalma gayreti içinde olmakta ve düştüğü günahlar karşısında nedamet duyup ızdırap çekmektedir.

Günahlar için pişmanlık duymak ve bu yüzden vicdanın sızlaması, kişinin Allah ile irtibatının da kuvvetini göstermektedir. Evet bir mü’min her şeyden önce yaratıcısı olan Allah (celle celâlulû) istemediği için günahlardan uzak durur, günaha girdiğinde de O’na saygısızlık ettiği için iki büklüm olup içten içe kendini kınar, “Yazıklar olsun sana! Seni Yaratan’a böyle mi kulluk edecektin?” der ve pişmanlıkla gözyaşı döker. En azından seccadesine kapanıp kıvranır ve derin bir pişmanlıkla inler.

Bu sayılan özellikler, mü’min sıfatıdırlar. Çünkü bir hadis-i şerifte belirtildiği gibi mü’min kimse, günahını bir dağ gibi görüp onu işlediği için hep tedirgin ve rahatsız olur. Bir münafık ise günahını burnunun ucundaki bir sinek kadar hafif görüp ondan rahatsızlık duymaz, pişman da olmaz. Halbuki Allah dostları günaha karşı umursamazlığı en büyük günah olarak görmüşler ve işlenilen günahlar için ömür boyu pişman olunup istiğfar edilmesini kuvvetle tavsiye etmişlerdir. Yine onlar bu konudaki şu veciz ölçünün daima hatırlanmasını istemişlerdir: “Israr edildiği takdirde hiçbir günah küçük sayılmaz. İstiğfar edildiği takdirde de hiçbir günah büyük sayılmaz.

Günahlardan nedametin önemini gösteren bir hadis-i şerif ise şöyledir:

اَلتَّائِبُ مِنَ الذَّنْبِ كَمَنْ لَا ذَنْبَ لَهُ، فَإِذَا أَحَبَّ اللهُ عَبْدًا لَمْ يَضُرَّهُ ذَنْبُهُ

ثُمَّ تَلاَ ﴿إِنَّ اللهَ يُحِبُّ التَّوَّابِينَ وَيُحِبُّ الْمُتَطَهِّرِينَ﴾

قِيلَ يَا رَسُولَ اللهِ وَمَا عَلَامَةُ التَّوْبَةِ؟ قَالَ اَلنَّدَامَةُ

 

Resûlullah (aleyhissalatü vesselam): “Günahına tevbe edip ondan tam dönen, o günahı hiç işlememiş gibidir; Allah bir kulu sevdiği zaman artık ona günahı zarar vermez.” dedi ve şu mealdeki âyeti okudu: “Şüphesiz Allah, çokça tevbe edenleri ve tevbe edip tertemiz olanları sever.”(Bakara sûresi, 2/222) “Tevbenin alâmeti nedir?” diye sorulunca da Allah Rasûlü buyurdular ki: “Gönülden nedamet duyup pişman olmaktır.”(el-Kuşeyrî, er-Risaletü’l-Kuşeyriyye s.91; İbnü’n-Neccâr, Zeylü Târîhi Bağdâd 18/78. Benzer ifadeler için bkz.: İbn Mâce, zühd 30; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 10/150; el-Beyhakî, Şuabü’l-îmân 4/375, 5/387, 439.)

اَللّٰهُمَّ اجْعَلْنَا مِنَ التَّوَّابِينَ اْلمُتَطَهِّرِينْ

وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى مُحَمَّدٍ سَيِّدِ الْمُرْسَلِينَ وَعَلَى آلِهِ وَأَصْحَابِهِ أَجْمَعِي

اَللَّهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ وَبَارِكْ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰى اٰلِه وَأَصْحَابِهِ أَجْمَعِي

وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَلِي

وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

Allah’a Kavuşma Arzusu

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم

عَنْ عُبَادَةَ بْنِ الصَّامِتِ رَضِيَ اللَّهُ

قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ

مَنْ أَحَبَّ لِقَاءَ اللَّهِ أَحَبَّ اللَّهُ لِقَاءَهُ

وَمَنْ كَرِهَ لِقَاءَ اللَّهِ كَرِهَ اللَّهُ لِقَاءَهُ

 * * *                 

Hz. Ubade bin Sâmit’in (radıyallahü anh) naklettiği bir hadis-i şerifte

Kainatın Medar-ı İftiharı Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem)

şöyle buyuruyor:

“Kim Allah’a kavuşma arzusu içinde olursa, Allah (azze ve celle) de

 -izzet, azamet ve kudsiyetine yakışır şekilde- ona kavuşmayı ister;

her kim de Allah’a vuslat özlemi içinde bulunmazsa Cenab-ı Allah da onunla karşılaşmayı istemez.”

(Buhari, rikâk, 41; Müslim, zikir, 14,16; Tirmizî, cenâiz, 67, zühd, 6;

Nesâî, cenâiz, 10; Müsned, 2/313)

 

Allah’a Kavuşma Arzusu

Ruhlar aleminden dünyaya, kabirdeki berzah aleminden mahşere, oradan da mü’minler hakkında -Allah’ın inayet, lütuf ve keremiyle- ebedi saadete uzanan yolculukta hakiki bir mü’minin en çok arzuladığı husus, Allah Teâlâ’ya kavuşup O’nun rü’yet ve rızasıyla şereflenmektir.

وَرِضْوَانٌ مِنَ اللَّهِ أَكْبَرُ ذَلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ

“Allah’ın rızası en yüce şeydir. İşte en büyük kazanç ve mutluluk budur.” (Tevbe Suresi, 72) ayetinde de bildirildiği üzere ahirette Allah’a kavuşup O’nun rızasına ermek, mü’minler için tarifi imkansız bir zevk ve mutluluk olacaktır.

Hakiki insan-ı kamil, huluk-u ilâhî ve Kur’an ahlakı ile mütehallik Allah Rasülü (aleyhissalatü vesselam) yüce ahlakı ile daima Cenab-ı Hakk’ı hatırlatmış ve mü’minlerin O’na olan arzu ve iştiyakını artırmıştır. Hatta Allah Rasulü’nün yeşil ravzası dahi uzaktan görüldüğünde Allah’a ve ahirete vuslatı hatırlatmaktadır.

Allah’a kavuşma arzusu, Allah’ı sevme ve Allah tarafından sevilme iştiyakıyla da irtibatlıdır. Allah tarafından sevilmeyi arzulayan ve ahirette O’na ulaşacaklarını uman mü’minler benliklerine takılmamış, dünyanın geçici lezzet ve menfaatlerine gönüllerinde yer vermemiş ve böylece cihan onların önünde dize gelmiştir.

فَمَنْ كَانَ يَرْجُو لِقَاءَ رَبِّهِ فَلْيَعْمَلْ عَمَلًا صَالِحًا وَلَا يُشْرِكْ بِعِبَادَةِ رَبِّهِ أَحَدًا

“Artık kim Rabbine kavuşacağını umuyorsa, makbul ve güzel işler işlesin ve sakın Rabbine ibadetinde hiç bir şeyi O’na ortak koşmasın.” (Kehf Suresi, 110) ayetinde anlatıldığı gibi onlar amellerini yalnız Allah için yapmış ve O’na vasıl olacakları günü hasretle beklemişlerdir.

Allah dostu insan-ı kamiller hep Cenab-ı Hakk’a kavuşma (likâ) arzusuyla yanıp tutuşmuş fakat Allah (celle celâluhû) emanetini alıncaya kadar vuslat arzusuna ve dünya sıkıntılarına sabretmişlerdir. Onlar böyle davranmayı, Allah’a saygının bir gereği olarak görmüşlerdir.

اَللّٰهُمَّ لِقَاءَكَ وَرُؤْيَتَكَ وَرِضَاكَ وعِنَايَتَكَ وَرِعَايَتَكَ وَحِفْظَكَ

وَشَفَاعَةَ نَبِيِّكَ عَلَيْهِ الصَّلاَةُ وَالسَّلاَمُ

وَبَارِكْ وَسَلِّمْ عَلَيْهِ وَعَلَى آلِهِ وَأَصْحَابِهِ الْكِرَامِ

وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَلِينَ

وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

Sabır ve Şükür

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

عَنْ أَنَسٍ رَضِيَ اللَّهُ

قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ

اَلْإِيمَانُ نِصْفَانِ

نِصْفٌ فِي الصَّبْرِ وَنِصْفٌ فِي الشُّكْرِ

* * *                  

Uzun Yıllar Rasülullah (aleyhissalatü vesselam)’ın

hizmetini gören Hz. Enes b. Malik (radıyallahu anh),

Peygamber Efendimiz

(sallallahu aleyhi ve sellem)’in

şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir:

“İman iki kısımdan müteşekkil bir bütündür;

onun bir yarısını sabır, diğer yarısını da şükür oluşturur.”

(Şuabü’l-İman, 123/7; Feyzu’l-Kadîr, 188/3)

 

Sabır ve Şükür

Yüce dinimiz İslam’ın iki mühim esası olan sabır ve şükür Kur’an-ı Kerim ve hadis-i şeriflerde pek çok kez vurgulanmıştır. Sabır ve şükrün önemine işaret eden bazı ayet-i kerimeler şöyledir:

اِسْتَعِينُوا بِالصَّبْرِ وَالصَّلاَةِ

“Sabır ve namazla (Allah’tan) yardım isteyiniz.” (Bakara Sûresi, 2/45)

وَاللهُ يُحِبُّ الصَّابِرِينَ

“Allah sabredenleri sever. (Âl-i İmrân Sûresi, 3/146)

لَئِنْ شَكَرْتُمْ لَاَزِيدَنَّكُمْ

“Eğer şükrederseniz nimetimi artırırım.” (İbrahim Sûresi, 14/7)

إِنْ تَشْكُرُوا يَرْضَهُ لَكُمْ

“Allah Teâlâ’ya şükrederseniz, O da sizden razı olur.” (Zümer Suresi, 39/7)

 

Diğer yüce evsafta olduğu gibi sabır ve şükürde de Efendimiz (aleyhissalatü vesselam) ümmetine ve bütün insanlığa en güzel örnek olmuştur. O, mübarek hayatlarında karşılaştığı eziyetlere daima sabretmiş ve davası uğrunda maruz kaldığı sıkıntılar sebebiyle hiçbir zaman şikayette bulunmamıştır. Yine O, mazhar olduğu küçük-büyük bütün nimetlere daima şükretmiş, nankörlüğün en küçüğünden dahi fersah fersah uzak olmuştur.

Malum olduğu üzere Allah Rasülü geceleri ayakları şişinceye kadar namaz kılar, uzun uzun dua ve zikirde bulunurlardı. Bir keresinde O’nun bu hali karşısında Hz. Aişe annemiz “Ey Allah’ın Rasülü! Senin geçmiş ve gelecek günahların bağışlandığı (yani bütün hayatın boyunca günahtan korunup hiç günah işlemediğin) halde bu kadar ibadetin hikmeti nedir?” diye sorduğunda İki Cihan Serveri şu cevabı vermiştir:

أَفَلَا أَكُونُ عَبْدًا شَكُورًا

“Rabbime çok şükreden bir kul olmayayım mı!” (Buhârî, Teheccüd 6; Müslim, Sıfâtü’l-münâfıkîn 79-81)

Kur’an’da bu manayı ifade eden bir ayette ise mealen şöyle buyrulmuştur: “Ey Davûd hanedanı, sürekli şükür gayreti içinde olun” (Sebe Suresi, 34/13) Yani, şükür sizin sürekli yaptığınız, daima tazeleyerek devam ettiğiniz bir ameliniz, işiniz olsun. Yine bir gün Hz. Davud (aleyhisselâm): “Yâ Rab! Sana nasıl hakkıyla şükredebilirim ki! Sana şükür etmem dahi üzerimde şükrü gerektiren ayrı bir nimettir!” deyince, Allah Teâlâ: “İşte şimdi tam şükre erdin.” buyurmuştur.(Beyhakî, Şuabü’l-îmân 4/100-101; Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ 9/333)

Ayet ve hadislerden anlaşıldığı üzere her mü’min, sahip olduğu şükür hissini daha da geliştirmeye çalışmalı, bunu gerçekleştirmek için alıştırmalarda bulunmalıdır. Nitekim bir hadis bunu teyid eder mahiyettedir:

مَنْ لَمْ يَشْكُرِ الْقَلِيلَ لَمْ يَشْكُرِ الْكَثِيرَ، وَمَنْ لَمْ يَشْكُرِ النَّاسَ لَمْ يَشْكُرِ اللّٰهَ

“Aza şükretmeyen çoğa da şükretmez. İnsanlara teşekkürde bulunmayan Allah’a da şükretmez.” (Tirmizî, Birr 35; Ebû Dâvûd, Edeb 12; Müsned, 4/278)

Hakiki bir mü’minin en güzel özelliklerinden birisi bela ve musibetlere karşı şikayet etmeden sabır; nimetlere de daima şuurluca şükür ameliyesi içinde olmasıdır. Bu manayı ifade eden bir hadiste şöyle buyrulmuştur:

عَجَبًا لِأَمْرِ الْمُؤْمِنِ؛ إِنَّ أَمْرَهُ كُلَّهُ خَيْرٌ، وَلَيْسَ ذٰلِكَ لِأَحَدٍ إِلَّا لِلْمُؤْمِنِ

إِنْ أَصَابَتْهُ سَرَّاءُ شَكَرَ فَكَانَ خَيْرًا لَهُ، وَإِنْ أَصَابَتْهُ ضَرَّاءُ صَبَرَ فَكَانَ خَيْرًا لَهُ

“Mü’minin her hali şâyân-ı takdir ve güzeldir. Onun her işi hayırdır ve bu da mü’minden başkası için söz konusu değildir. Çünkü o, herhangi bir nimete mazhar olunca şükreder, bu onun için hayır olur; herhangi bir sıkıntıya maruz kaldığında da sabreder, bu da yine onun için hayır olur.”(Müslim, zühd 64; İbn Ebî Şeybe, el-Musannef 1/322) sözü ne mânidardır.

اَللَّهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ و بَارِكْ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰى اٰلِه وَأَصْحَابِهِ أَجْمَعِينْ

وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَلِينَ

وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

Zekat, Sadaka ve Dua

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ مَسْعُودٍ رَضِيَ اللَّهُ
قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ
حَصِّنوُا أَمْوَالَكُمْ بِالزَّكَاةِ
وَدَاوَوْا مَرْضَاكُمْ بِالصَّدَقَةِ
وَأَعِدُّوا لِلْبَلاَءِ اَلدُّعَاءَ

* * *

Sâbıkûn-u Evvelûn’dan (Sahabe-i Kiram’ın ilklerinden)
Hz. Abdullah b. Mesud (radıyallahu anh),
İki Cihan Güneşi Peygamber Efendimiz
(sallallahu aleyhi ve sellem)’in
şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir:

“Zekatını vermek suretiyle mallarınızı
koruyup takviye edin..
hastalarınızın tedavisinde sadakanın
belaları defediciliğini değerlendirin..
bela ve musibetlere karşı da her zaman
Allah’a duaya yönelin!.”

(Mecmeu`z-Zevâid, 3,63; Taberani, el-Mu’cemu’l-Kebir, 10,128)

Zekat, Sadaka ve Dua

Zekat, Arapça’dan geldiği temizlik manasındaki kök itibariyle malın temizleyicisi ve onun kirlerini arındırıcısı olarak nitelendirilmiştir. Yine zekat kişinin malının haramlığını gideren ve onu helal kılan olarak tavsif edilmiştir. Çünkü ayet ve hadislerde, zenginin malından, Allah’ın vermesini istediği zekat, zenginin malı değil fakirin hakkı olarak bildirilmiştir. Belki de Allah Teâlâ, zengin kimse o malı sırf fakire versin ve bu sebeple hem dünyada bereket bulsun hem de ahirette sevap ve karşılığını görsün diye zengine nasip etmiştir.

Zekatın en alt sınırı kırkta bir olmakla birlikte üstü için bir sınır yoktur. İsteyen kimse, aile efradının bakımını ve iş giderlerini ihmal etmeyecek şekilde malının onda birini, beşte birini, yarısını, üçte ikisini ve hatta tamamına yakınını bağışlayabilir. Nitekim peygamberlerden sonra yeryüzünün en büyük iki kişisi; Hz. Ebu Bekir Efendimiz malının tamamını, Hz. Ömer efendimiz de tamamını yakınını, Allah yolunda bağışlamışlardır. Aşere-i Mübeşşere’den Hz. Osman, Hz. Ali, Hz. Abdurrahman b. Avf gibi zatlar ve ashab-ı güzinden daha pek çok kimse Mallarının büyük çoğunluğunu Allah yolunda infak ederek -ayetin ifadesiyle- ahiretlerini satın almışlardır.

إِنَّ اللهَ اشْتَرَى مِنَ الْمُؤْمِنِينَ أَنْفُسَهُمْ وَأَمْوَالَهُمْ بِأَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ

“Allah, karşılık olarak cenneti vermek suretiyle müminlerden canlarını ve mallarını satın almıştır.” (Tevbe Suresi, 111)

Sadaka ise geldiği kaynak itibariyle sadakat manası taşımaktadır. Bu sebeple Allah dostları sadece zekat vermekle yetinmemiş, bunun dışında bol bol sadaka vermişlerdir. Çünkü onlara göre sadaka, Allah’a sadakatin alamet ve nişanesi sayılmıştır. Diğer hadis-i şeirflerde geçtiği üzere sadaka vermek ve sıla-i rahimde bulunmak (akraba ve yakınları ziyaret etmek) bela ve musibetleri defedip ömrü uzatır, insanın malına bereket verir. Hastalık ve kazalara karşı bir paratoner vazifesi görür.

Sadaka sadece maddi bir yardım değildir. İnsanların gelip geçtiği yollarda onlara eziyet veren maddeleri kaldırmak, insanlara dinlenebilecekleri yerler ve su içebilecekleri çeşmeler yaptırmak, insanlara tebessüm edip onların hal ve hatırını sormak, onların dertleriyle dertlenip çareler aramak da dinimizde sadaka olarak kabul edilmiştir. Belki de yerine göre, sadakanın bu türleri sadece maddi infak anlamı taşıyanlardan üstündür. Mesela kırık bir kalbi ferahlandırmak dinimizde çok kıymetlidir. Çünkü Allah, kalbi kırıklarladır ve onların duası kabule yakındır.

Mü’minin hayatındaki diğer önemli bir husus ise duadır. Allah Rasulü (aleyhissalatü veseelam):

اَلدُّعَاءُ مُخُّ اْلعِبَادَةِ

“Dua ibadetin özüdür.” buyurmuşlardır. Dua kulluğun omuriliği mesabesinde kabul edilmiş ve bütün Hak dostları duaya büyük bir ehemmiyet vermiştir. Bir hadis-i şerifte ise daha bela ve musibetler gelmeden, yani kişi bolluk ve rahat halinde iken yapılan duaların Allah katında makbuliyetine işaret edilmiştir çünkü bu kimse zenginlik ve rahat halinde şımarıp gaflete düşmemiş, bilakis Allah’a olan dua ve yakarışlarını artırarak kulluğunu sergilemiştir. Bazen de sıkıntı anlarında yapılan dualar hemen icabet görmüştür. Çünkü her taraftan ümit kesik vaziyette yalnızca Allah’a yönelmiş bir kalb için nur-u tevhid içinde sırr-ı ehadiyet inkişaf etmekte ve onun duası vasıtası Allah’a yükselmektedir. Netice olarak ister bolluk isterse sıkıntı anında yapılan dualar ahval ve şartlara göre birbirinden kıymetli olabilmekte ve bela ve musibetlere kalkan vazifesi görmektedir.

Sözümüzü, Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in lâl-ü güher beyanıyla noktalayıp taçlandıralım: “Sizden kime dua kapısı açılmışsa, ona pek çok hayır kapısı açılmış demektir.”

اَللَّهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ و بَارِكْ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰى اٰلِه وَأَصْحَابِهِ أَجْمَعِينْ
وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَلِينَ
وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

 

 

 

 

Sevgi ve Buğzda Ölçü

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ رَضِيَ اللَّهُ

قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ

أَحْبِبْ حَبِيبَكَ هَوْناً مَا

عَسَى أَنْ يَكُونَ بَغيِضَكَ يَوْماً مَا،

وَأَبْغِضْ بَغيِضَكَ هَوْناً مَا

عَسَى أَنْ يَكوُنَ حَبيِبَكَ يَوْماً مَا

 * * *                 

Ebu Hureyre Hazretleri, Peygamber Efendimiz

(sallallahu aleyhi ve sellem)’in şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir:

“Sevdiğin kişiyi ölçülü sev!

Yoksa, bir gün gelir o insan gözünde sevimsizleşir de

önceki aşırı muhabbetinden dolayı elemin iyice ziyadeleşir.

Kızdığın kimseye karşı da ölçülü ol ve nefret hissinin önünü kes!

Aksi halde, gün döner de o şahıs dostun oluverirse

evvelki öfkeli tavırlarının mahcubiyeti seni çok üzer.”

(Tirmizi, Birr, 59)

 

Sevgi ve Buğzda Ölçü

Hayatın her alanını ümmetine talim edip öğretme vazifesiyle gönderilen ve bunu Kur’an’ın şehadetiyle bihakkın yerine getiren Efendimiz (aleyhissalatü vesselam) dostluk ve insanlarla sosyal münasebetlerimiz adına da biz ümmetine en güzel ölçüleri bildirmiştir. (O’nun ümmeti kıldığı için Allah’a sonsuz hamdolsun.)

Hadis-i şerife göre dost ve yakınlarımıza karşı olan sevgimizin dahi dengeli ve Allah rızası için olması hatırlatılmaktadır. Yoksa ölçüsüz ve nefis adına olan sevgi daimi ve kalıcı olmayacağı gibi böyle bir sevgi sebebiyle insan farklı imtihan ve musibetlere maruz kalabilecektir. Hatta bu kimse, ölçüsüz ve nefsi hesabına sevdiği kimseler elinden tokat yiyip tarifsiz acılar çekebilecektir. Bunun üstüne bir gün gelip, sevdiği bu insanlar, kızdığı kimseler olursa acısı hepten katlanacaktır.

Meselenin diğer yüzünde ise bir mü’minin kızması dahi Allah rızası için olmalıdır. Böyle muvakkat bir kızma hak hesabına ve yanlış içinde olan kimsenin hatasını önlemeye matuftur. Nefis hesabına ve dengesiz değildir. Nitekim bir gün gelip de kızılan kimse, sevilen birisi oluverirse, önceki kızma sebebiyle mahcup olunmayacaktır. Çünkü alınan tavır şahıslara değil, onların hatalı tavırlarına karşıdır ve onu bu yanlıştan kurtarmak içindir.

Netice olarak bir mü’minin sevmesi ve kızması Allah rızası içindir, dengeli ve ölçülüdür. Sevdiği insanları Allah’tan ötürü sever, onlarla birlikte hep beraber cennet ve Cemalullah’a kavuşmak ister. Kızdığı kimselere Allah hesabına kızar, onların cehenneme yuvarlanıp gitmesini istemediği için hatalarına karşı onları uyarır. Onlar yanlışlarından vazgeçinceye kadar hak hesabına onlara karşı tavır alır ve onların da cennetlik olması için çırpınır, bu uğurda meşru olan her türlü vesileyi değerlendirir.

Efendimiz (sallallahü aleyhi vesellem)’in hayatına bakıldığında onun sevmesi ve kızmasının Allah rızası için olduğu görülecektir. Nitekim Allah Rasulü’nü sevenler, O ruhunun ufkuna yürüyünceye kadar O’na olan sevgileri daha da artmıştır. Başta Allah Rasulü’ne düşman olan kimseler ise, O’nun yüce ahlakını görünce O’nu her şeyden çok sever olmuşlardır.

Allah (celle celâluhû), bizleri rızası uğrunda yaşayan ve cennette Rasulullah (aleyhissatü vesselam) ile beraber olan kullarından eylesin. Amin.

وَصَلِّ وَسَلِّمْ و بَارِكْ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰى اٰلِه وَأَصْحَابِهِ أَجْمَعِينْ

وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَلِينَ

 وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

Kurban

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

بِسْمِ الله الرَّحْمَنِ الرَّحِيم

عَنْ زَيْدِ بْنِ أَرْقَمَ رَضِيَ الله عَنْهُ

قَالَ أَصْحَابُ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ

يَا رَسُولَ اللَّهِ مَا هَذِهِ الْأَضَاحِيُّ

قَالَ سُنَّةُ أَبِيكُمْ إِبْرَاهِيمَ

قَالُوا فَمَا لَنَا فِيهَا يَا رَسُولَ اللَّهِ

قَالَ بِكُلِّ شَعَرَةٍ حَسَنَةٌ

قَالُوا فَالصُّوفُ يَا رَسُولَ اللَّهِ

قَالَ بِكُلِّ شَعَرَةٍ مِنْ الصُّوفِ حَسَنَةٌ

* * *

Sahabe-i kiramdan

Hazreti Zeyd b. Erkam (radiyallahü anh)’ın anlattığına göre;

“Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın ashabı: Ey Allah’ın Rasulü dediler, bayram günü kesilen kurban ne manaya gelmektedir?”

Efendimiz (sallallahü aleyhi vesellem): “Bu, babanız İbrahim aleyhisselâm’ın sünnetidir.” buyurdular.

Ashab: “Pekiyi, kurban kesmede bize ne gibi bir sevap var ey Allah’ın Resûlü!” dediler.

“Kurbanın her bir kılı için bir sevap.” buyurdular.

Ashab tekrar: “(Kesilen kurban koyun, kuzu gibi) yünlü ise ey Allah’ın Resûlü (sevabı nasıl olur)?” diye sordular.

Aleyhissalâtu vesselam: “Yünün her bir kılı için de bir sevap var!” buyurdular.”

(İbn-i Mâce, Sünen; Ahmed b. Hanbel, Müsned; Hâkim, Müstedrek)

 

Kurban

Birine, bir şeye yaklaşma, yakınlaşma gibi manalara gelen kurban sözcüğü, dilimizde Allah’a yakınlaşma niyetiyle kesilen hayvana verilen ad olmuştur.

Allah Teala Kur’an-ı Kerim’de Kevser Suresinde;

فَصَلِّ لِرَبِّكَ وَانْحَرْ

“Rabbin için namaz kıl ve kurban kes.” buyurarak kullarının namaz ve kurban gibi iki önemli ibadetle kendisine yakınlaşmasını talim buyurmuş, öğütlemiştir.

Hac Suresinde ise şöyle buyrulmaktadır:

وَالْبُدْنَ جَعَلْنَاهَا لَكُمْ مِنْ شَعَائِرِ اللهِ لَكُمْ فِيهَا خَيْرٌ فَاذْكُرُوا اسْمَ اللهِ عَلَيْهَا صَوَافَّ

فَإِذَا وَجَبَتْ جُنُوبُهَا فَكُلُوا مِنْهَا وَأَطْعِمُوا الْقَانِعَ وَالْمُعْتَرَّ

“Biz kur­ban­lık bü­yük­baş hay­van­la­rı da si­zin hak­kı­nız­da Al­lah’ın di­ni­nin şe­âi­rin­den kıl­dık. On­lar­da si­zin için ha­yır var­dır. On­lar bo­ğaz­lan­mak üze­re saf ha­lin­de du­rur­ken on­la­rı kes­ti­ği­niz za­man Al­lah’ın adı­nı anın. Ya­nı üs­tü ye­re yı­kı­lın­ca da on­lar­dan hem siz yi­yin, hem ka­na­at gös­te­rip is­te­me­ye­ne, hem de is­te­yen fa­ki­re ye­di­rin!”

Ayetlerden anlaşıldığı üzere kurban ibadeti, taşıdığı üstün manalar ve hikmetler itibariyle dinimizin şeâiri yani bariz alametlerinden biri olmuştur. Yine Kur’an’da geçen “Her kim Allah’ın şeâirine (alametlerine, hükümlerine) saygı gösterir, onu tazim ederse, şüphesiz bu kalplerin takvasındandır,” (Hac, Suresi, 32) ayetinde de görüldüğü üzere kurban, Allah’a karşı derin bir saygı ve ona yaklaştıran önemli bir vesiledir.

Efendimiz (aleyhissalatü vesselam): “Kurban gününü bayram olarak kutlamakla emrolundum. Onu bu ümmet için Allah bayram kılmıştır.” “Kurban kesmeye gücü yettiği halde, kurban kesmeyen, bizim namazgahımıza yaklaşmasın.” diyerek bunun önemini vurgulamıştır. Diğer bir hadis-i şerif ise şöyledir: “Ademoğlu Kurban Bayramı gününde kurban kesmekten daha sevimli bir iş ile Yüce Allah’a yaklaşabilmiş değildir.”

Kurban ibadeti taşıdığı hikmetlerle de Allah katında çok kıymetlidir. Kurban bayramında fakir-fukara, yetim ve öksüzler, talebeler, dünyanın muhtelif yerlerinde değişik afetlere maruz kalan kimsesizlere himmet elini uzatarak maddî-manevî gayret ve yardımda elinden gelen her türlü çabayı sergileyen hizmet insanları, bir Hak dostunun ifadesiyle, onlar -niyet ve hulusları sayesinde- o an hac için Arafat’ta ve Müzdelife’de olan kimselerin sevabına denk, belki de daha çok sevab kazanmış olabilirler. Zira bu kurban hizmetinde koşturanların himmeti bütün dünyayı içine alacak şekilde geniş ve büyüktür. Dinimizde büyük önem verilen bu kurban ibadetiyle bir milletin yeniden ihyasına katkı söz konusudur.

وَصَلِّ وَسَلِّمْ و بَارِكْ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰى اٰلِه وَأَصْحَابِهِ أَجْمَعِينْ

وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَلِينَ

وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

İnsanlarla İyi Geçinmek

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

بِسْمِ الله الرَّحْمَنِ الرَّحِيم

عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ رَضِيَ الله عَنْهُ

قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى الله عَلَيْهِ وَسَلَّمَ

رَأْسُ الْعَقْلِ

بَعْدَ اْلإِيمَانِ بِاللهِ

التَّوَدُّدُ إِلَى النَّاسِ

* * *

Sahabe-i güzîn efendilerimizin hadis ilminde

herkesçe hüccet kabul edilen seçkinlerinden

Hazreti Ebû Hureyre (radiyallahü anh)’ın rivayet ettiği bir hadis-i şerifte, Peygamber Efendimiz (aleyhi ekmelüttehâyâ ve etemmütteslîmât) şöyle buyurur:

“Aklın gereği,

Allah’a imandan sonra, O’nun için sevmek,

sevilmek ve insanlarla dost geçinmektir.”

(Mecmeu’z-Zevâid, 8/17; Biraz farkla, Beyhakî, Sünen, 10/109;

Taberanî, el-Mu’cemü’s-Sağîr, 2/21)

 

İnsanlarla İyi Geçinmek

Hadis-i şerifte aklın zirvesi Allah’a iman olarak bildirildikten ve en değerli konuma iman konulduktan sonra bunun ardından insanları sevmek, onlar tarafından sevilmek ve onlarla hoş geçinmek zikredilmiştir.

Allah’a gönülden iman eden kimse Allah’ı daha çok tanımaya çalışır. O’nu tanıdıkça daha çok sever ve sevdikçe de O’na daha çok ve daha derin kulluk eder. Böylece hep Allah’a daha yakın olmaya çalışır.

Allah’a samimiyetle bağlanan böyle akıllı bir kul, ibadetlerle O’na bağlılığını gösterdiği gibi Allah’ın kulları olan insanları da Allah’tan ötürü sever ve O’nun rızası için insanlara iyilikte bulunur, onlarla dostça geçinir. Nitekim hadis-i şeriflerde;

وَخَالِقِ النَّاسَ بِخُلُقٍ حَسَنٍ

“İnsanlara karşı hep güzel ahlakla muamelede bulun!” (Tirmizi, Sünen; Ahmed b. Hanbel, Müsned)

الْمُسْلِمُ أَخُو الْمُسْلِمِ لَا يَظْلِمُهُ وَلَا يُسْلِمُهُ

مَنْ كَانَ فِي حَاجَةِ أَخِيهِ كَانَ اللَّهُ فِي حَاجَتِهِ

“Müslüman, müslümanın kardeşidir, ona zulmetmez ve ona ihanet edip yardımsız bırakmaz. Her kim, bir mü’min kardeşinin ihtiyacını görürse, Allah’da onun ihtiyacını görür.” (Buhari, Müslim) denilmiştir.

Allah için O’nun kullarını seven ve davranışlarını Allah’ın rızasına göre programlamış bu mü’min ve akıllı insanlar, Allah’ın bir mükafatı olarak insanlar tarafından sevilir ve sayılır. Kur’an-ı Kerim’de bu husus şöyle anlatılmıştır:

إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ سَيَجْعَلُ لَهُمُ الرَّحْمَنُ وُدًّا

“Rahman Allah, iman edip salih amel yapanları (hem kendi katında, hem de mah­luklar nezdinde) sevimli kılacaktır.” (Meryem Suresi, 96)

وَصَلِّ وَسَلِّمْ و بَارِكْ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰى اٰلِه وَأَصْحَابِهِ أَجْمَعِي

وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَلِي

وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

Zühd ve Dünyaya Rağbet Etmemek

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

بِسْمِ الله الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
عَنْ عَبْدِ اللهِ بْنِ عَمْرٍو رَضِيَ الله عَنْهُ
 قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى الله عَلَيْهِ وَسَلَّمَ
اَلزُّهْدُ فيِ الدُّنْياَ  يُريِحُ الْقَلْبَ وَالْبَدَنَ
وَالرَّغْبَةُ فيِ الدُّنْياَ تُكْثِرُ الْهَمَّ وَالْحَزَنَ
وَالبَطَالَةُ تُقْسِي الْقَلْبَ

* * *                  
Sahabe-i kiram efendilerimizin en zahidlerinden
Hz. Abdullah b. Amr’ın
(radıyallahu anhum ecmaîn) rivayet ettiği bir hadiste,
Fahr-i Âlem Rasulullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Efendimiz
şöyle buyurmuştur:
“Dünyaya gönülde yer vermemek
hem kalbi rahatlatır hem de bedeni.
Ona perestiş etmek ise sadece tasa ve hüznü artırır.
Gayr-ı ciddi ve laubali olmaya gelince,
o, kalbi katılaştırmaktan başka hiçbir işe yaramaz.”
(Müsned-i Şihab, 1, 188; Feyzu’l-Kadîr, 4, 74)

Zühd ve Dünyaya Rağbet Etmemek

Zühd kısaca dünya ve içindekileri kalben terk edip, yüzünü ahirete çevirmek ve gönlünü hep Allah’a açık tutmak olarak anlaşılabilir. Diğer bir tabirle bu dünyada semaviler gibi yaşayıp, halk içinde Hak’la beraber olma, ebedî olan ukbâ saadeti için, muvakkat dünya rahatını terk etme de denilebilir. Nitekim ayet-i kerimede Allah (celle celâluhû);

وَمَا هٰذِهِ الْحَيٰوةُ الدُّنْيَۤا إِلَّا لَهْوٌ وَلَعِبٌوَإِنَّ الدَّارَ الْاٰخِرَةَ لَهِيَ الْحَيَوَانُ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ

“Bu dünya hayatı bir eğlence ve oyundan ibarettir. Ahiret yurdu ise, doğrusu işte gerçek hayat odur; eğer bilselerdi.” (Ankebût Sûresi, 29/64) buyurmaktadır.

Allah Rasulü  (sallallahü aleyhi ve sellem) Efendimiz, dünyanın nimetleri ayaklarının altına serildiği halde insanların en fakirleri gibi yaşamış ve dünyaya rağbet etmemişti.

Kendini Allah Rasulü’nün hayatına programlayan Allah dostu zahid bir mü’min, kendisi hiç fark etmese ve doğrudan böyle bir niyeti olmasa bile diğer insanlara nümune-i imtisal, örnek bir insan olur ve dinin yaşanması adına da onlara kuvve-i maneviye hükmüne geçer.

Peygamber Efendimiz (aleyhissalatü vesselam), “Dünyaya karşı zâhid ol ki Allah seni sevsin, insanların sahip oldukları şeylere karşı zahid ol ki insanlar seni sevsin.” buyurmuşlardır. (Hâkim, Müstedrek)

Sôfîlerin büyüklerinden Mâlik b. Dinar Hazretleri, “İnsanlar benim için zâhid diyorlar fakat asıl zâhid, Ömer b. Abdülaziz Hazretleri gibi dünyanın maddi imkanları önüne açıldığı halde onları elinin tersiyle itendir.” demiştir. Allah dostları zahid hakkında “eline geçen dünyalıklara sevinmeyen, elinden gidenlere de üzülmeyen” kimsedir demişlerdir.

İnsan, hakimiyetini yitirmediği takdirde dünya nimetleri zühde mani değildir çünkü böyle bir mü’min, o nimetleri Allah yolunda kullanmasını bilir ve bununla da ahiretine yatırım yapar.

Zühdle ilgili ölçüyü bildiren diğer bir ayet-i kerime şöylerdir:

وَابْتَغِ فِيمَۤا اٰتٰيكَ اللّٰهُ الدَّارَ الْاٰخِرَةَ وَلَا تَنْسَ نَصِيبَكَ مِنَ الدُّنْيَا وَأَحْسِنْ كَمَا أَحْسَنَ اللهُ إِلَيْكَ

“Allah’ın sana verdiği her şeyde ahiret yurdunu ara; bu arada dünyadan da nasibini unutma! Allah’ın sana ihsan da bulunduğu gibi sen de elindeki her türlü imkan ile Allah yolunda iyilik yap, sahip olduklarını O’nun rızası uğrunda harca.” (Kasas sûresi, 28/77)

وَصَلِّ وَسَلِّمْ و بَارِكْ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ
 وَعَلٰى اٰلِه وَأَصْحَابِهِ أَجْمَعِينْ
وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَلِينَ
 وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

Mü’minin Şeref ve İzzeti

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

بِسْمِ الله الرَّحْمَنِ الرَّحِيم

عَنْ بْنِ عُمَرَ رَضِيَ الله عَنْه

 قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى الله عَلَيْهِ وَسَلَّم

شَرَفُ الْمُؤْمِنِ قِيَامُ اللَّيْلِ

وَعِزُّهُ إِسْتِغْنَاؤُهُ عَنِ النَّاسِ

* * *                 

Hazreti Ömer Efendimizin müberek oğlu Hz. Abdullah’ın

(Allah ikisinden de ebediyyen razı olsun) rivayet ettiği bir kudsî hadiste,

İki cihan saadetinin vesilesi Rasulullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Efendimiz

şöyle buyurmuştur:

“Müminin şeref ve itibarı, gecelerini ibadetle geçirmesinde;

izzet ve haysiyeti de, gönül tokluğu içinde bulunup

insanlara el açmamasındadır.”

(Hâkim, el-Müstedrek; Taberânî, el-Mu’cemu’l-Evsat)

 

Mü’minin Şeref ve İzzeti

Allah katında değer verilen mü’min, kimsenin muttali olamadığı gece karanlıklarında  Allah’a ibadet edip dua dua O’na yalvarıp yakaran kimsedir. Allah dostlarının ifadesiyle gece koyları, Allah’a ulaştırma adına en mühim birer rıhtımdırlar. Peygamber Efendimiz İsrâ ve mi’rac yolculuğuna geceleyin çıkmış ve pek çok diğer Enbiyâ da geceleyin yol almışlardır.

Gece uykusunu Allah için bölen mü’min, kimseye duyurmadan hatta evinin duvarlarından ve kendi nefsinden dahi sakınarak ihlas içinde Rabbisine yönelir ve kalbini Allah’tan başka her şeyden uzaklaştırır. Bu gece kahramanları Kur’an-ı Kerim’de şöyle tavsif edilmişlerdir:

تَتَجَافَى جُنُوبُهُمْ عَنِ الْمَضَاجِعِ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ خَوْفًا وَطَمَعًا وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ

فَلاَ تَعْلَمُ نَفْسٌ مَا أُخْفِيَ لَهُمْ مِنْ قُرَّةِ أَعْيُنٍ جَزَاءً بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ

“Teheccüd için yataklrın­an kal­kar, azabından endişe içinde, rahmetinden de ümitli olarak Rabbilerine dua edip yalvarırlar ve kendilerine nasib ettiğimiz mallardan Allah yolunda harcarlar. İşte onların dünyada yaptıkları makbul işlere mükâfat olarak gözlerini aydın edecek, gönüllerini ferahlatacak hangi sürprizlerin, hangi nimetlerin saklandığını hiç kimse bilemez.” (Secde Suresi, 16-17.)

Allah Teâlâ bir hadis-i kudsîde şöyle buyurmuştur: “Salih kullarıma öyle nimetler hazırla­dım ki, onları ne göz görmüş, ne kulak işitmiş, ne de insanlardan birinin hatırından geçmiştir.”

Hadiste bahsedilen diğer önemli ve Allah katında kıymetli husus ise, mü’min kulun Allah’tan başkasına karşı istiğna, gönül zenginliği içerisinde olması ve insanlardan bir şey beklememesidir.

Allah Rasulü (aleyhissalatü vesselam) bir hadislerinde şöyle buyurmuşlardır:

لَيْسَ الْغِنَى عَنْ كَثْرَةِ الْعَرَضِ وَلَكِنَّ الْغِنَى غِنَى النَّفْسِ

“Gerçek zenginli mal-mülk çokluğu değildir. Hakiki zenginlik gönül zenginliğidir.” (Buhari, Müslim, Tirmizi)

Sôfîlerden bir Allah dostu “Bir kulun, diğer bir kuldan beklenti içinde olması, hapiste tutsak bir esirin, diğer bir esirden yardım beklentisi içinde olması gibidir.” diyerek yönelinecek kapının yalnızca Allah kapısı olduğunu pek latifâne işaret etmiştir. Bir diğer Hak dostu ise “İstediğini Allah’tan isteyen hiçbir zaman mahrum kalmaz, eli boş çevrilmez.” demiştir.

Konumuzla büyük alakası sebebiyle İbrahim Hakkı Hazretlerinin “Gecelerde” kafiyeli şiirini de hatırlamak istiyoruz.

 

Gecelerde

Ey dide nedir uyku gel uyan gecelerde
Kevkeblerin et seyrini seyran gecelerde.

Bak heyet-i alemde bu hikmetleri seyret
Bul Saniini ol ana hayran gecelerde.

Çün gündüz olursun nice ağyar ile gafil
Koy gafleti dildardan utan gecelerde.

Gafletle uyumak ne reva abd-ı hakıra
Şefkatle nida eyliye Rahman gecelerde.

Cümle geceyi uyuma Kayyum’u seversen
Ta Hay olasın hay ile ey can gecelerde.

Aşıklar uyumaz gece hem sen uyuma kim
Gönlün gözüne görüne ey can gecelerde.

Dil beyt-i Hüdadır anı pak eyle sivadan
Kasrına nüzül eyleye Rahman gecelerde.

Az ye az uyu hayrete var fani ol andan
Bul canı beka ol ana mihman gecelerde.

Allah için ol halka mukarin gece gündüz
Ey Hakkı nihan-ı aşk ödine yan gecelerde.

                            Erzurumlu İbrahim Hakkı

 

وَصَلِّ وَسَلِّمْ و بَارِكْ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ

 وَعَلٰى اٰلِه وَأَصْحَابِهِ أَجْمَعِين

وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَلِينَ

 وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

Akıllı ve Aciz

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

Akıllı ve Aciz

بِسْمِ الله الرَّحْمَنِ الرَّحِيم

عَنْ شَدَّادِ بْنِ أَوْسٍ رَضِيَ الله عَنْهُ

 قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى الله عَلَيْهِ وَسَلَّمَ

اَلْكَيِّسُ مَنْ دَانَ نَفْسَهُ وَعَمِلَ لِمَا بَعْدَ الْمَوْتِ

وَالْعَاجِزُ مَنْ أَتْبَعَ نَفْسَهُ هَوَاهَا وَتَمَنَّى عَلَى اللهِ

* * *

Hazreti Şeddâd ibn Evs (radıyallahü anh)’ın rivayet ettiği bir hadis-i şerifte,

Kainatın Medar-ı İftiharı Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Akıllı kimse, sürekli kendi nefsini sorgulayan ve durmadan ölüm ötesi hayat için çabalayandır.

Nefsini hevâsının peşinde koşturan ve buna rağmen Allah Teâlâ’dan beklentileri olan

kimseye gelince o zavallının tekidir.”

(Tirmizi, Kıyame, 25; İbn Mace, Zühd, 21; Müsned, 4/124)

Dinimizde olay ve hadiseleri doğru okuyup doğru yorumlayan selim ve müstakim akla değer atfedilmiştir. Bir gün Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)’a, bir kimseyi övdüklerinde O, “Siz bana onun aklından haber verin.” buyurmuşlardır. Elbette bu hadis-i şerifte bahsi geçen akıl, dünya ve içindekileri ahiret hesabına doğru değerlendirip ona göre davranan akıldır.

Maalesef, özgüven adı altında enaniyet ve bencillik pompalanan günümüzde akıllı olmak, bir başka insana üstün gelmek veya onları aldatmak şeklinde yanlış telakki edilmektedir. Halbuki Kur’an-ı Kerim’de Allah Teala bizlere yalnızca hayırlı işlerde tenafüs (rekabetsiz yarış) içinde olmamızı ve salih amellerde birbirimize yardım etmeyi emretmiştir.

وَفِي ذَلِكَ فَلْيَتَنَافَسِ الْمُتَنَافِسُونَ

“İşte yarışacak insanlar, hayırlı ameller işleyerek bu cennet nimetlerine kavuşmak için yarışsınlar!” (Mutaffifin Suresi, 26)

وَتَعَاوَنُوا عَلَى الْبِرِّ وَالتَّقْوَى وَلَا تَعَاوَنُوا عَلَى الْإِثْمِ وَالْعُدْوَانِ وَاتَّقُوا اللَّهَ

“Siz iyilik etmek, fenalıktan sakınmak hususunda birbirinizle yardımlaşın, günah işlemek ve başkasına kötülük etmek, saldırmak hususunda birbirinizi desteklemeyin. Allah’a karşı gel­mekten sakının, takvalı olun.” (Mâide Suresi, 2)

Buna göre hadis-i şerifte vurgulanan husus; asıl akıllı kimsenin, başkalarının yakasından ellerini çekip hep kendi nefsinin kusur ve eksikleriyle meşgul olan, bunları gidermeye çalışan ve dünyadaki her işini Allah rızasına ulaşmak için ölüm ötesi hayata göre programlayan kimse olduğudur.

Bu gerçeklere karşılık, nefsini hep hevâ ve arzularını tatmin arkasında koşturmuş bencil ve günahta ısrar edenler ise asıl aciz ve zavallı kimselerdir. Bir de bunlar, kendilerini akıllı sanıp hep kuruntular içinde ömür sürerler.

Allah (celle celâluhû) bizleri tevbe ile O’na dua edip yalvaran ve her zaman nefsinin kusurlarıyla meşgul olan, salih amellerle hayat sürüp bununla yalnızca O’nun rızasını hedefleyen bahtiyar kullarından eylesin. Amin!

وَصَلِّ وَسَلِّمْ و بَارِكْ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ

 وَعَلٰى اٰلِه وَأَصْحَابِهِ أَجْمَعِينْ

وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَلِي

 وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

Tebessüm ve Çok Gülmek

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

بِسْمِ الله الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ رَضِيَ الله عَنْهُ

 قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى الله عَلَيْهِ وَسَلَّمَ

لاَ تُكْثِرُوا الضَّحِكَ

فَإِنَّ كَثْرَةَ الضَّحِكِ

تُمِيتُ الْقَلْبَ

* * *                 

Hafıza dahisi Hz. Ebu Hureyre (radiyallahu anh), İki cihan serveri Allah Rasulü (sallallahü aleyhi ve sellem)’in şöyle buyurduğunu rivayet ediyor:

“Çok gülmeyiniz!

Zira çok gülmek kalbi öldürür.”

(İbn Mace, Zühd, 19)

 

Tebessüm ve Çok Gülmek

Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)’ın hayatını ve onun vasıflarını anlatan siyer ve şemâil kitaplarında Allah Rasulü’nün insanların en çok tebessüm edeni, onların en tatlı ve güler yüzlüsü olduğuna dikkat çekilmiştir. O, asla kimseye surat asmamış, yüz ekşitmemiştir.

Hadislerde tebessümün bir sadaka olduğu bildirilmiş ve mü’minlerin güler yüzlü olması övülmüştür. İki mü’minin karşılaştıklarında birbirlerine selam verip el sıkışmaları, güler yüzle birbirlerine hal-hatır sormaları İslam büyükleri tarafından müslüman ahlakı olarak tarif edilmiştir.

Bu müslüman ahlakı, gayr-i müslimlere karşı da hassasiyetle temsil edilmesi gereken dinî ve insanî genel bir kuraldır. Unutulmuş sünnetleri ihya eden, yeniden hayata geçirenlere çok büyük sevap ve mükafatlar vaat edilmiştir. Hele İslam’ın güler yüzünün karartıldığı günümüzde, muhtaç olduğumuz bu İslami ve insani faziletlerin ihya edilmesi çok daha önem kazanmaktadır.

Yukarıda arzedilen hususlar yanında bir mü’minin diğer önemli bir ahlakı, onun hiçbir zaman şen-şakrak gülüp oynayan ve kahkahalar atan bir insan olmamasıdır. Sanki kıyamet ve ahiret yokmuşçasına, hesap, mizan, sırat, cennet ve cehennem unutulurcasına ferih-fahur yaşamak Kur’ân-ı Kerim’de, helak edilen kavimlerin ahlakı olarak bildirilmiştir.

Allah Rasulü (sallallahü aleyhi ve selem)’in azı dişleri görünecek şekilde bütün ömrü boyunca ancak bir-iki defa güldüğü nakledilmiştir. Evet, İnsanların en çok tebessüm edeni ve onların en güler yüzlüsü Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) çok gülmüyor ve biz ümmetine de bunu sıkı sıkıya tembih ediyor. Çünkü çok gülüp şen-şakrak yaşamak, Allah’la irtibatımızı sağlayan manevi kalbimizde yaralar açıyor, onu zehirliyor. Bunun için Allah (celle celâluhû) Kur’ân-ı Kerim’de

فَلْيَضْحَكُوا قَلِيلًا وَلْيَبْكُوا كَثِيرًا

“Artık az gülüp, çok ağlayın!” (Tevbe Suresi, 82) buyuruyor.

 

 

وَصَلِّ وَسَلِّمْ و بَارِكْ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰى اٰلِه وَأَصْحَابِهِ أَجْمَعِينْ

وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَلِينَ

 وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

Mizan ve Güzel Ahlak

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

بِسْمِ الله الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

عَنْ أُمِّ الدَّرْدَاءِ (رَضِيَ الله عَنْهَا) سَمِعْتُ مِنَ النَّبِيِّ

(صَلَّى الله عَلَيْهِ وَسَلَّمَ) يَقُولُ:

أَوَّلُ مَا يُوضَعُ فِي الْمِيزَانِ اَلْخُلُقُ الْحَسَنُ

* * *

Hazreti Ümmü’d-Derdâ (radiyallahu anhâ) Peygamber Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem)’in şöyle buyurduğunu rivayet ediyor:

“Kıyamet günü mîzana ilk konulacak olan şey güzel ahlaktır.”

(Taberâni, el-Mu’cemü’l- Kebîr, 24/253)

 

Mizan ve Güzel Ahlak

Ayet ve hadislerde bildirildiğine göre insanlar ahirette hesap gününün dehşetinden kendilerini kurtaracak, onlara şefaatçi olacak kimse ve hayırlı amel arayacak, bunun için sağa-sola koşuşacak ve tanıdıkları kimselerden yardım isteyecekler. Fakat o gün herkes “Bugün ben kendi hesabımı nasıl vereceğimi bilemiyorum.” diyerek yardım taleplerini reddedecek. (Allah’ın şefaat izni verdiği peygamberler ve salih zatlar hariç).

Sahih hadislerde geçtiği üzere insanların ahirette ilk hesaba çekilecekleri ameller namaz, ardından zekat ve sonra da oruç olacaktır. Özellikle bu amellerde hesabını kolaylıkla verebilenlerin diğer hususlarda da hesaplarını kolaylıkla verebileceği bildirilmiştir.

İşte burada da çok çarpıcı olarak, ahirette mizan terazisine konulacak ilk sevabın, mü’minin dünyadaki güzel ahlakı olacağı bildirilmiş ve bunun önemine dikkat çekilmiştir. Bu konudaki bir ayet-i kerimede;

لاَ تَعْبُدُونَ إِلاَّ اللهَ وَبِالْوَالِدَيْنِ إِحْسَانًا وَذِي الْقُرْبَى وَالْيَتَامَى وَالْمَسَاكِينِ

وَقُولُوا لِلنَّاسِ حُسْنًا وَأَقِيمُوا الصَّلاَةَ وَآتُوا الزَّكَاةَ

“Allah’tan başkasına ibadet etmeyin! Anneye, babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara güzel muamele edin, insanlara hoş, tatlı söz söyleyin, namazı hakkıyla eda edin, zekâtı verin.”  (Bakara Suresi, 82) buyrulmuştur.

İlgili bir hadiste ise “Aklın gereği, Allah’a imandan sonra, O’nun için sevmek, sevilmek ve insanlarla dost geçinmektir.” (Beyhakî, Sünen) denmiştir. Benzer rivayetlerde de birbiriyle karşılaşan iki mü’min birbirine selam verir, tebessümle el sıkışıp hal-hatır sorarlarsa oracıkta günahlarının dökülüvereceği nakledilmiştir.

Görüleceği üzere pek çok ayet-i kerime ve hadis-i şerif ile güzel ahlakın önemi ve ahiretteki kurtarıcılığı vurgulanmıştır. Mahlukatın en hayırlısı Peygamber Efendimiz (sallalahu aleyhi vesellem) hakkında Kur’an-ı Kerim’de;

وَإِنَّكَ لَعَلى خُلُقٍ عَظِيمٍ

“(Ey Habibim) Sen pek yüksek bir ahlak üzerindesin!” denilerek O, güzel ahlakı ile tebcil edilmiş, övülmüştür.

اَللّٰهُمَّ اجْعَلْنَا مِنَ الْمُؤْمِنِينَ الْمُحْسِنِين

وَصَلِّ وَسَلِّمْ و بَارِكْ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰى اٰلِه وَأَصْحَابِهِ أَجْمَعِين

Garip yahut Yolcu

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

بِسْمِ الله الرَّحْمَنِ الرَّحِيم

عَنْ ابْنِ عُمَرَ رَضِيَ اللهُ عَنْهُمَا قَالَ : قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ

كُنْ فِي الدُّنْيَا كَأَنَّكَ غَرِيبٌ أَوْ عَابِرُ سَبِيلٍ وَعُدَّ نَفْسَكَ فِي أَهْلِ الْقُبُورِ

* * *    

Allah Rasulü (aleyhissalatü vesselam)’ın dünyadaki iki vezirinden birisi Hz. Ömer (radıyallahü anh)’ın mübarek oğlu Abdullah b. Ömer hazretleri, Kainatın Medar-ı Fahri Peygamber Efendimiz (sallallâhü aleyhi vesellem)’in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:

“Dünyada bir garip yahut bir yolcu gibi ol ve kendini şimdiden kabir ehlinden say.”

(Buhari, Sahih; Tirmizi, Sünen; Ahmed b. Hanbel, Müsned)

 

Garip yahut Yolcu

Allah Teala’nın Kitab-ı Kerim’i Kur’ân-ı Hakîm ve zahidlerin, abidlerin önderi Allah Rasulü (sallallâhü aleyhi vesellem), bize dünya ve ahiretin mahiyetini ve bunlara ne kadar ehemmiyet verileceğini hakkıyla bildirmişlerdir. Bu minvaldeki bir ayet-i kerimede;

وَابْتَغِ فِيمَا آتَاكَ اللهُ الدَّارَ الآخِرَةَ وَلاَ تَنْسَ نَصِيبَكَ مِنَ الدُّنْيَا وَأَحْسِنْ كَمَا أَحْسَنَ اللهُ إِلَيْكَ

“Allah’ın sana ihsan ettiği bu servetle ebedî âhiret yurdunu mâmur etmeye gayret göster. Dünyadan da nasibini unutma! (Dünyaya ihtiyaç ölçüsünde yönel). Allah’ın sana ihsan ettiği gibi sen de insanlara iyilik et (malını Allah yolunda infak et).” (Kasas, 77) buyrulmuştur.

Efendimiz (aleyhissalatü vesselam) da bir hadis-i şeriflerinde “Benim dünya ile ne alakam olabilir ki! Benim durumum ancak bir süvarinin durumu gibidir ki ağacın altında bir müddet dinlenir ve sonra da yoluna devam eder.”

Görüldüğü üzere Efendimiz (s.a.s), dünyanın konumunu, ahiret yolculuğunda olan bizler için kısa bir dinlenme yeri olarak tarif etmiş ve her birine önemi kadar değer verilmesini istemiştir.

Anlaşılacağı üzere yukarıda geçen ayet ve hadislerin mihveri, insanoğluna verilen nimetlerin, geçici dünya hayatı için değil, ebedi ve daimi ahiret hayatı uğrunda kullanılmasıdır. Nitekim ayette “Allah’ın sana ihsan ettiği gibi sen de insanlara iyilik et (malını Allah yolunda harca).” buyrulmaktadır.

Hz. Osman ve Hz. Abdurrahman b. Avf gibi zengin sahabiler, bu çağrıya en güzel şekilde kulak vererek servetlerini dinin yüceltilmesi uğrunda harcamış ve Allah Teala da onlara daha fazlasını nasip etmiştir.

Dünyayı ukba buudlu yani Allah’a ve ahirete bakan yönüyle değerlendirebilmek ve bu amaçla kendimizi sık sık muhasebe etmek en güzel amellerden ve bizleri Allah’a ve O’nun Rasulüne yakınlaştıran en kıymetli hazinelerdendir.

 

اَللّٰهُمَّ اجْعَلْنَا مِنَ الزَّاهِدِينَ الْمُقَرَّبِينْ

وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى رَسُولِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰى اٰلِه وَأَصْحَابِهِ أَجْمَعِينْ

İlim ve Rahmet

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

بِسْمِ الله الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ رَضِيَ اللهُ عَنْهُ قَالَ : قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ

مَنْ سَلَكَ طَرِيقًا يَلْتَمِسُ فِيهِ عِلْمًا سَهَّلَ اللَّهُ لَهُ بِهِ طَرِيقًا إِلَى الْجَنَّةِ وَمَا اجْتَمَعَ قَوْمٌ فِي بَيْتٍ مِنْ بُيُوتِ اللَّهِ يَتْلُونَ كِتَابَ اللَّهِ وَيَتَدَارَسُونَهُ بَيْنَهُمْ إِلَّا نَزَلَتْ عَلَيْهِمْ السَّكِينَةُ وَغَشِيَتْهُمْ الرَّحْمَةُ وَحَفَّتْهُمْ الْمَلَائِكَةُ وَذَكَرَهُمْ اللَّهُ فِيمَنْ عِنْدَهُ وَمَنْ بَطَّأَ بِهِ عَمَلُهُ لَمْ يُسْرِعْ بِهِ نَسَبُهُ

* * *    

Sahabe-i Kiram’ın en fazla hadis rivayet edeni, Resul-i Ekrem (aleyhissalatü vesselam)’ın hususi duasına mazhar hafıza dahisi Hz. Ebu Hureyre (radıyallâhu anh), iki cihan saadetinin vesilesi Peygamber Efendimiz (sallallâhü aleyhi vesellem)’in şöyle buyurduğunu nakletmiştir:

“Kim ilim talebi maksadıyla bir yola girerse Allah (c.c) ona bu sebeple cennete giden yolu kolaylaştırır. Herhangi bir topluluk Allah evlerinden birinde bir araya gelirler de Allah Teâlâ’nın kitabını okur ve onu aralarında müzakere ederlerse muhakkak surette onların üzerine sekine iner, Allah’ın rahmeti onları bürür, melekler onları çepeçevre kuşatır ve Allah (celle celâluhû), kendi katındakilere onlardan takdirle bahseder. Bir insanı da ameli yavaşlatıp geri bırakırsa nesebi onu hızlandırıp öne geçiremez.”

(Sahih-i Müslim, Zikir, 38)

 

İlim ve Rahmet

Allah Teâlâ, Kur’ân-ı Kerim’de Tâhâ Suresinde Resulullah (aleyhissalatü vesselam)’a

قُلْ رَبِّ زِدْنِي عِلْمًا

“Rabbim! İlmimi artır.” şeklinde dua etmesini emretmiş ve Peygamber Efendimiz (sallallâhü aleyhi vesellem) de bu emir gereği Allah Teâlâ’dan faydalı ilim istemiş, saptıran ilimden de Allah’a sığınmıştır.

Hadislerde geçtiği üzere faydalı ilmi elde etmenin en güzel yolu kamil, salih bir mürşidin önünde diz çökmek ve ondan iki cihan mutluluğuna götüren hayırlı ilim ve hikmeti tahsil etmektir. Bu, o kamil zâtların eserlerini okumak veya sesli olarak onların sohbet ve nasihatlerini dinlemek suretiyle de hasıl olmaktadır.

Yukarıdaki hadis-i şerifte geçtiği üzere Yüce Rabbimizin rahmetine mazhar olmanın bir vesilesi de kendisine, insanlara ve diğer mahlukata faydalı olacak ilim dallarına talib olmak ve bu ilimleri, Allah’ın Kitabı Kur’ân-ı Kerim ışığında yorumlamaktır.

Allah’ın rahmetine götürecek hayırlı ilmi elde etmenin yolu, Kurân’ın yüceliğine ve onun ayetlerinin enginliğine çok ciddi inanmış bir toplulukla Allah’ın ayetleri üzerinde tefekkür etmek ve bunları birlikte müzakere ederek yeni yeni ufuklara açılmaktır.

Hadiste son olarak değinilen husus ise, böyle hayırlı insanlarla birlikte olmayan, faydalı ilim ve amellerle iştigal etmeyip de mal-makam ve soyuna güvenerek kendisini hayırlı birisi gören kimselerin büyük bir yanlış tavır ve gidişat içinde olduklarıdır. Nitekim Kur’ân-ı Kerim’de Hucurât Suresi’nde şöyle buyrulmaktadır:

إِنَّ أَكْرَمَكُمْ عِنْدَ اللهِ أَتْقَاكُمْ إِنَّ اللهَ عَلِيمٌ خَبِيرٌ

“Allah katında en hayırlılarınız, dünyevi makam olarak üstlerde bulunanlarınız değil, Allah’a karşı en çok saygı duyan ve O’nun emirlerine karşı gelmekten en çok sakınanlarınızdır. Muhakkak Allah her şeyi hakkıyla bilir ve her zerreden hakkıyla haberdardır.”

 

اَللّٰهُمَّ اجْعَلْنَا مِنَ الْمُتَّقِينَ الْمُكْرَمِينْ

وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى رَسُولِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰى اٰلِه وَأَصْحَابِهِ أَجْمَعِينْ

Hikmetin Başı Allah Saygısı

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

عَنْ ابْنِ مَسْعُودٍ رَضِيَ اللهُ عَنْهُ قَالَ : قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ

(رَأْسُ الْحِكْمَةِ مَخَافَةُ اللَّهِ (وَفِي رِوَايَةٍ خَشْيَةُ اللَّهِ

* * *

İlk müslümanlardan, sahabe-i kiramın büyüklerinden ve Resul-i Ekrem Efendimiz (aleyhissalatü vesselam)’a yakınlığıyla O’nun ehlinden zannedilen Hazreti Abdullah b. Mes’ud (radıyallâhu anh), Sonsuz Nur Peygamber Efendimiz (sallallâhü aleyhi vesellem)’in şöyle buyurduğunu nakletmiştir:

“Hikmetin başı Allah korkusu, Allah saygısıdır.”

(Beyhakî, Şuabül-İman; İbn-i Ebi Şeybe, Musannef; Suyutî, el-Câmius-Sağir)

 

Hikmetin Başı Allah Saygısı

Her türlü hayır ve hikmetin başı, derin bir kulluk şuuru içinde Allah korkusu ve Allah saygısıdır. Allah dostları, Allah’ın emirlerine muhalefette bulunmanın hacaletini cehennem azabından daha ağır olarak nitelendirmiş ve her an Allah Teâlâ’nın huzurunda olmanın ciddiyeti ve O’na olan derin saygılarıyla tir tir titremişlerdir.

Benzer bir hadis-i şerifte, gizli-açık her hâlükârda Allah mehâbet ve mehâfeti içinde bulunmak bir kimsenin kurtulmasına vesile olabilecek üç şeyden birincisi olarak sayılmıştır. Yine diğer bir hadiste, kişinin kendisini özellikle nefsiyle baş başa kaldığı anlarda günahlardan alıkoyan Allah saygısı tebcil edilmiş, övülmüştür.

Kısaca kâinat kitabı ve dinin özündeki fayda ve gayelere vukuf, hem dünya hem de ahiret saadetine götüren selim bir bakış açısına sahip olma ve faydalı ilim-salih amel birlikteliğine ulaşma olarak açıklanabilecek hikmeti elde edebilecek olan bahtiyar kimselerin temel vasfı Allah korkusu ve saygısıdır. Her kötülüğün ve şerrin başı da dünya sevgisidir.

Hikmet sahibi olanlar daima kendilerini hesaba çeker, nefsin hevâ ve hevesâtına aldanmayıp dünyaya karşı zahidane yaşarlar. Kalbleri Allah saygısıyla dolu bu hikmet erleri bütün bir insanlığın saadeti için çalışırken, kalbinde Allah korkusu ve saygısı olmayanlar, hayatı sadece bu dünyadan ibaret zannedip ahireti hesap edemeyenler helal-haram demeden hak yer, hukuk çiğner, başkalarına zulmeder, maksatlarına götüren gayr-i meşru yollara girmekten çekinmez ve bunları yaparken de vicdanları sızlamaz. İşte bu açıdan büyüklerimiz “Kork Allah’tan korkmayandan.” diyerek böylelerine karşı tedbirli ve güçlü olmamızı salıklamışlardır.

 

Hadis-i şerifin anlaşılması gayesindeki kırık-dökük ifadelerimizi, Milli Şairimiz Mehmet Akif Ersoy’un konuyla ilgili müthiş şiiriyle noktalayalım:

 

Ne irfandır veren ahlâka yükselik ne vicdandır;

Fazîlet hissi insanlarda Allah korkusundandır.

Yüreklerden çekilmiş farz edilsin havf-ı Yezdân’ın…

Ne irfânın kalır te’sîri kat’iyyen, ne vicdânın.

…..

O cem’iyyet ki vicdânında hâkim havf ı Yezdan’dır;

Bütün dünyâya sâhiptir, bütün akvâma sultandır.

Fakat, efrâdı Allah korkusundan bî-haber millet,

Çeker, milletlerin menfuru kadar zillet;

Meâlî meyli hiç kalmaz, şehâmet büsbütün kalkar;

Ne hâkimlik tanır artık ne mahkûm olmadan korkar.

…..

Bu hissizlikle cem’iyyet yaşar derlerse pek yanlış.

Bir ümmet göster, ölmüş ma’neviyyâtıyle, sağ kalmış?

اَللّٰهُمَّ أَيِّدْنَا بِرُوحٍ مِنْ عِنْدِكَ وَوَفِّقْنَا إِلٰى مَا تُحِبُّ وَتَرْضٰى

وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى مُحَمَّدٍ الْمُرْتَضٰى

وَعَلٰى اٰلِه وَأَصْحَابِهِ السُّعَدَاءْ

 

 

 

 

Beş şey gelmeden evvel şu beş şeyi ganimet bilip değerlendir…

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

عَنِ بْنِ عَبَّاسٍ رَضِيَ اللهُ عَنْهُمَا قَالَ : قَالَ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ

اِغْتَنِمْ خَمْسًا قَبْلَ خَمْسٍ:

شَبَابَكَ قَبْلَ هَرَمِكَ

وَصِحَّتَكَ قَبْلَ سَقَمِكَ

 وَغِنَاءَكَ قَبْلَ فَقْرِكَ

وَفَرَاغَكَ قَبْلَ شُغْلِكَ

وَحَيَاتَكَ قَبْلَ مَوْتِكَ

 

Rasûl-ü Ekrem Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)’ın amcazâdesi, habrul-ümme (ümmetin âlimi) Hazreti Abdullah b. Abbas (radıyallâhu anh), İki Cihan güneşi Peygamber Efendimiz (sallallâhü aleyhi vesellem)’in şöyle buyurduğunu nakletmiştir:

“Beş şey gelmeden evvel şu beş şeyi ganimet bilip değerlendir:

İhtiyarlık gelip çatmadan evvel gençliğin,

hastalıktan evvel sıhhatin,

fakir düşmeden evvel varlıklı olmanın,

meşguliyetten evvel boş zamanın

ve ölüm gelmeden evvel hayatın kıymetini bil,

bunların hakkını ver!”

(Hâkim, Müstedrek)

 

Kısaca Hadis-i Şerifin Muhtevası

Hayatın her alanına ait talimatlarıyla ümmetine dünya ve ahiret saadetinin yollarını gösteren Allah Rasulü (sallallâhü aleyhi vesellem), hayatî gördüğü beş nimet hususunda kendisine tabi olanları uyarıp onların bu konuda kazançlı olmalarını istiyor.

Yukarıda zikredilen beş husus, Allah’ın insanlara bahşettiği nimetlerin en önemlilerinden sayılmıştır. Kur’ân ayetleri ve diğer hadis-i şeriflerde, bu konularda hesaba çekileceğimiz bildirilerek dikkatli olmamız ve bu nimetlerin her birini veriliş gayelerine uygun kullanmamız emredilmiştir.

 

Beş Nimet

Allah Rasulü (aleyhissalâtü vesselâm)’ın diliyle nimet olarak vasıflandırılan hususların ilki gençliktir. Bir Kudsî hadis’te Allah Teâla (Celel Celâlühü): “Gençliğini bana ibadetle geçiren kullarım, yanımdaki bazı kerim, değerli meleklerim gibidir.” buyrularak gençliğin hevesâtına rağmen ömrünü Allah yolunda ve O’nun rızası uğrunda geçirmenin Allah katındaki kıymeti ifade edilmiştir.

Bu husustaki diğer bir kudsî hadiste ise ahirette herkesin zorluk ve sıkıntılar içinde ömrünün hesabını vermeye çalıştığı hengâmede Allah Teâlâ’nın özel himayesinde rahat ve huzur içinde olacak gruplardan birinin “Ömrünü Allah Teâlâ’ya ibadetle geçiren, O’nun emir ve yasaklarına riayet eden gençler” olacağı müjdesi verilmiştir.

Hadisteki ikinci ve dördüncü nimetler olan sağlık ve boş zaman hakkında da Peygamber Efendimiz (sallallâhü aleyhi vesellem): “İki nimet vardır ki insanların çoğu bunlar hususunda gafildir, kıymetini takdir edip onları değerlendirmekten mahrumdur. Bu iki nimet, sağlık ve boş zamandır.” buyurmuşlardır. Günümüzde de üzerinde en fazla seminer verilen ve araştırma yapılan bu iki hususun birer nimet, ganimet olduğunu bilmek, onları değerlendirme yolunda ilk basamaktır.

Hadis-i şerifte ifade edilen diğer bir nimet ise fakirlikten evvelki varlıktır. Başkalarına el açıp onlardan dilenmek dinimizde zemmedilmiş, yerilmiş ve herkesin çalışıp kendine ve aile fertlerine helalinden bakması, ibadet kabul edilmiştir. Bir hadis-i şerifinde de Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) “Fakirlik neredeyse küfr, inkar olacaktı.” buyurarak israftan sakınmamızı istemiş, iktisatlı hareket edenlerin ise asla fakirlik görmeyecekleri, başkalarına el açacak duruma düşmeyecekleri müjdesini vermiştir.

Hadiste bahsedilen en son ve belki de en kapsamlı nimet, ölümden önceki hayat olarak tavsif edilmiştir. Böylece doğumumuzdan ölümümüze kadar geçen sürenin tamamı Allah’ın nimeti kabul edilerek ömrün hakkının verilmesi istenmiştir. Bu konuda Kur’ân-ı Azimüşşân’daki bir ayet-i kerime şöyledir:

أَوَلَمْ نُعَمِّرْكُمْ مَا يَتَذَكَّرُ فِيهِ مَنْ تَذَكَّرَ وَجَاءَكُمُ النَّذِيرُ

“Biz, size, düşünüp ibret alacak, gerçeği görecek kimsenin değerlendireceği kadar bir ömür vermedik mi? Hem peygamber, kitap, kainattaki ve bedeninizdeki alametler gibi nice uyarıcılar gelip sizi gerçeklerden haberdar etmedi mi!”

 

اَللّٰهُمَّ رَبَّنَا اغْفِرْ لَنَا كُلَّ شَيْءٍ حَتّٰى لَا تَسْأَلَنَا عَنْ شَيْءٍ

 إِنَّكَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَديرٌ وَبِالْإِجَابَةِ جَديرٌ

وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَاٰلِه وَصَحْبِه أَجْمَعينَ

Musibetler ve İmtihan

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

عَنْ أَبِي أُمَامَةَ رَضِيَ اللهُ عَنْهُ قَالَ : قَالَ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ

إِنَّ اللهَ لَيُجَرِّبُ أَحَدَكُمْ بِالْبَلَاءِ وَهُوَ أَعْلَمُ بِهِ كَمَا يُجَرِّبُ أَحَدُكُمْ ذَهَبَهُ بِالنَّارِ

* * *

Sahabe-i kirâmdan Hz. Ebu Ümâme (radıyallâhu anh), Peygamber Efendimiz (sallallâhü aleyhi vesellem)’in şöyle buyurduğunu nakletmiştir:

“Sizden birisinin kendi altınını ateşte eriterek temizleyip saflaştırdığı gibi, kullarını en iyi bilip tanıyan Allahu Teâlâ da sizi musibetlerle imtihan eder.”

(Hâkim, Müstedrek; Taberânî, el-Mu’cemul-Kebir; Beyhakî, Şuabül-İman)

 

Kısaca Hadis-i Şerifin İfade Ettikleri

Altının ateşte eritilmek suretiyle içindeki yabancı maddelerin ayıklanıp saf hale getirilmesi gibi, kullar da nice bela ve musibetlerle imtihan edilirler ki nefsin günahları ve dünyanın pisliklerinden arınıp temizlensinler. Allah dostlarının ifade ettiği üzere, kullar bazen ibadet ve salih amelle ulaşamadıkları noktalara ve yüce manevi makamlara, başlarına gelen musibetlere sabredip her hallerinde Allahü Teâlâ’nın takdirine razı olmalarıyla ulaşırlar.

Özellikle ilk gelip ansızın çattığı anda musibetlere sabır ve kadere rıza Allah katında en yüce hasletlerdendir. Fakat Allah dostlarının ifade ettiği üzere bu yüce makama ulaşıvermek öyle kolay değildir. Bu mesele, önceden nefsin ciddi şekilde terbiye edilmesi, kalbin de tasfiye ve tahliyesine yani günahlardan temizlenip Allah’ın razı olduğu şeylerle süslenmesine bağlıdır.

 

İmtihanın İki Türlüsü

Kur’an-ı Kerim’de pek çok ayette ifade edildiği üzere, imtihan unsuru olan şeyler sadece bela ve musibetler değildir. İnsanın çoluk-çocuğu, evi-arabası, mal ve makamı gibi dünyalık olarak sahip olduğu şeyler de onun için en büyük imtihan unsurlarındandır. Allah dostlarının dediği gibi, “İnsanın Allah adına kullanıp değerlendirmediği, onun Allah’a yakınlığını artırmayan nimetler, hakikatte nimet görünümlü bela ve musibetlerdir.”

 

Belalarla Gelen Yakınlık

Musibetlerin günahları döküp insanı Allah’a yaklaştırması hususunda Efendimiz’den gelen pek çok hadis-i şerif mevcuttur. Bunlardan bir tanesi şöyledir: “Allah, mü’min kulunu hastalığa müptela eder ki, üzerindeki günahları döksün.” (Taberânî, el-Mu’cemul-Kebir; Hâkim, Müstedrek).

Ağacın yapraklarının şiddetli rüzgarlarla dökülmesi gibi, musibetlere sabreden ve Allah’ın takdirine razı olan mü’minlerin günahları da dökülür gider ve o kul Allah’a yakınlık yoluna girmiş olur. Burada dikkatimizin çekildiği husus ise şudur: Allah’tan bela ve musibet istenmez, hep O’nun afv ve afiyeti, mağfiret ve merhameti talep edilir ve kul olmanın icabı, zorluklara karşı gerekli tedbirler alınır. Eğer musibet gelirse ona da sabredilip ilahi takdire razı olunur.

 

Netice

Şeytanın en büyük tuzaklarından birisi, bela ve musibetlere maruz kalmış mü’minlere “Senin işin bitti, sen makbul bir kul değilsin, kovuldun.” tarzı vesvese verip onu başına gelenlerden şikayet etmeye, böylece kaybetmeye zorlamasıdır. Halbuki yukarıda geçtiği üzere belalara sabır ve ilahi takdire rıza bir mü’minin en yüce hasletlerindendir. Nitekim Allah dostları, başlarına bir musibet geldiğinde “Elhamdülillah, Rabbim beni hala seviyor ki, bana muamelede bulundu, günahlarıma keffaret olsun diye bana bela gönderdi.” demiş ve bize de nasıl hareket edilmesi gerektiğini öğretmişlerdir.

رَبَّنَا وَلاَ تُحَمِّلْنَا مَا لاَ طَاقَةَ لَنَا بِهِ وَاعْفُ عَنَّا وَاغْفِرْ لَنَا وَارْحَمْنَا أَنْتَ مَوْلاَنَا فَانْصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِرِينَ

وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى مَنْ أَرْسَلْتَهُ رَحْمَةً لِلْعَالَمينَ وَعَلٰى اٰلِه وَأَصْحَابِهِ الطَّيِّبينَ الطَّاهِرينَ

Musibetlerden Koruyan Dua

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

:عَنْ عُثْمَانَ بْن عَفَّانَ (رَضِيَ اللهُ عَنْهُ) قَالَ سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَقُولُ

مَنْ قَالَ بِسْمِ اللَّهِ الَّذِي لَا يَضُرُّ مَعَ اسْمِهِ شَيْءٌ فِي الْأَرْضِ وَلَا فِي السَّمَاءِ وَهُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ ثَلَاثَ مَرَّاتٍ لَمْ تُصِبْهُ فَجْأَةُ بَلَاءٍ حَتَّى يُصْبِحَ وَمَنْ قَالَهَا حِينَ يُصْبِحُ ثَلَاثَ مَرَّاتٍ

لَمْ تُصِبْهُ فَجْأَةُ بَلَاءٍ حَتَّى يُمْسِيَ

* * *

Sahabe-i kirâmın büyüklerinden, cennetle müjdelenen on kişiden ve Rasulullah (aleyhissalâti vesselâm)’ın halifelerinden hayâ nümûnesi Hz. Osman b. Affân zünnûreyn (radıyallahü anh)’ın naklettiğine göre; mahlukatın Allahü Teâlâ’ya en yakını, kullukta en zirvesi, hayatın her alanını ümmetine talim için gönderilen Efendiler Efendisi (ekmelüttehâyâ ve etemmütteslimât) sabah-akşam Allahü Teâlâ’ya sığınmamız gerektiğini biz ümmetine şöyle öğretmektedir:

“Kim sabah ve akşam üçer kez;

بِسْمِ اللَّهِ الَّذِي لَا يَضُرُّ مَعَ اسْمِهِ شَيْءٌ فِي الْأَرْضِ وَلَا فِي السَّمَاءِ وَهُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ

‘İsmini anarak kendisine sığınılınca, arz ve semâdan gelebilecek âfetlerden emin olunan Allah’ın adıyla. O, kullarını işiten ve onların her halini bilendir.’ diye dua ederse, o gün ansızın bastıran, şaşırtıcı, mukavemet edemeyeceği bir bela ve musibete maruz kalmaz. (Diğer bir rivayette şöyle denmiştir: Hiçbir bela ve musibete maruz kalmaz.)”

(Buharî, Edebül-Müfred; Ebu Dâvûd, Sünen; Tirmizî, Sünen; Nesâî, es-Sünenül-Kübra;

İbn-i Mâce, Sünen; Ahmed b. Hanbel, Müsned; Hâkim, Müstedrek)

 

Kısaca Hadis-i Şerifin İhtiva Ettikleri

 

Pek çok sahih kaynakta geçen yukarıdaki hadis-i şerif, Allah Rasulü (sallallâhü aleyhi vesellem)’in dua ufku ve Allah’a tevekkülü adına binlerce örnekten bir tanesi ve aynı ufka yaklaşabilme gayreti adına biz ümmetine de bir rahmet vesilesidir. Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)’ın sabah-akşam üçer kez okuduğu ve bize de okumamızı kuvvetle tavsiye buyurduğu, söz bakımından kısa fakat içerdiği manalar bakımından enginlerden engin bu dua, bizlere her işimizde Allah’a sığınmayı öğretme yanında ciddi bir tevekkül şuuru da aşılamaktadır.

Felç Gibi Hastalıklara Karşı Kalkan

Yukarıda geçen hadis-i şerifin felç gibi ağır ve tahammülü zor hastalık ve belalara karşı bir paratoner, kalkan olduğu selef-i salihin tarafından nakledilmiş ve yukarıda geçen duanın mutlaka derin bir tevekkül şuuru ile her gün okunması istenmiştir. Hatta kendisine felç isabet eden selef-i salihinden bir zat; “Ben bu duayı her gün okuyordum fakat felcin indiği gün okumamıştım.” demiştir. Herkes hakkında aynısı olmayabilir ve selef-i salihinden bu yüce zât, Allah katındaki yakınlığına göre bir musibete maruz kalmış olabilir. Burada vurgulanmak istenen husus; dua ve zikir ile Allah’a sığınmak, faydamıza olan şeylerin Allah’ın rahmeti; zararımıza olan şeylerin de bizim hata ve kusurlarımız sebebiyle olduğunu bilmek, musibetleri sabır ve rıza ile karşılamanın günahlarımıza keffaret ve Allahâ yakınlık vesilesi olabileceğini dikkate almaktır.

Me’sûrâtı Okumama Eksikliği

“Me’sûrât” kısaca Allah Rasulü (sallallâhü aleyhi vesellem)’in hayatın her alanına ait yaptığı dua ve zikirlerin genel adıdır. Furkan Suresinde Allahü Teâlâ;

قُلْ مَا يَعْبَأُ بِكُمْ رَبِّي لَوْلاَ دُعَاؤُكُمْ

“Söyleyin, duanız olmasa ne ehemmiyetiniz var!” buyurmuştur.

Kıymetli Büyüğümüzün ifade ettiği üzere dua, Allahü Teâlâ’ya sebepler üstü teveccühün ad ve ünvanıdır. Burada dikkat edilmesi gereken şey, kul olarak elimizden gelen her şeyi yaptıktan sonra sanki hiçbir şey yapmamış-yapamamış gibi el açıp dua dua Allah’a yakarmaktır. Yine kıymetli Büyüğümüz, asrın bizden alıp götürdükleri arasında me’s’urâtın da olduğunu ifade buyurup, “Günümüzde me’sûrâtı okumama eksikliği var. Allah Rasülü’nün İhlas Suresi, Muavvizeteyn (Felak ve Nâs Sureleri), Bakara Suresinin son iki ayeti (Amenerrasulü) vb. yerleri okumadan yattığı vâki midir?” demekte, Allah Rasulü’nün günümüzde unutulan kuvvetli bir sünnetinin hayata geçirilmesini istemekte ve bu konuda, sabah ve akşam namazları akabindeki tesbihatta bir gün, “Dua Mecmuası”nda geçen, Allah Rasulü (sallallâhü aleyhi vesellem)’in okuduğu bildirilen duaları okurken, diğer gün namaz tesbihatını okumak şeklinde bir taksim yapılmasının faydalı olacağını söylemektedir. Ayrıca yine “Dua Mecmuası”nda bir araya getirilmiş olan, Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)’ın geceleri yatarken ve sabahları kalkarken okuduğu sure ve duaların okunmasını istemektedirler. Burada misal kabilinden zikredilen bu hususlar, “Dua Mecmuası”, ”el-Kulûbüd-Dâria” vb. dua ve zikir kitaplarına bakılarak genişletilebilir.

 

( رَبَّنَا آتِنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً وَهَيِّئْ لَنَا مِنْ أَمْرِنَا رَشَدًا)

وَصَلِّ وَسَلِّمْ يَا رَبِّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰى أَصْحَابِهِ الْكِرَامِ

Helal-haram mülahazası

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

Haftanın Hadîs-i Şerifi

عَنْ النُّعْمَانِ بْنِ بَشِيرٍ (رَضِيَ اللهُ عَنْهُ) قَالَ سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَقُولُ:

 إِنَّ الْحَلَالَ بَيِّنٌ وَإِنَّ الْحَرَامَ بَيِّنٌ وَبَيْنَهُمَا مُشْتَبِهَاتٌ لَا يَعْلَمُهُنَّ كَثِيرٌ مِنْ النَّاسِ فَمَنْ اتَّقَى الشُّبُهَاتِ اسْتَبْرَأَ لِدِينِهِ وَعِرْضِهِ وَمَنْ وَقَعَ فِي الشُّبُهَاتِ وَقَعَ فِي الْحَرَامِ كَالرَّاعِي يَرْعَى حَوْلَ الْحِمَى يُوشِكُ أَنْ يَرْتَعَ فِيهِ أَلَا وَإِنَّ لِكُلِّ مَلِكٍ حِمًى أَلَا وَإِنَّ حِمَى اللَّهِ مَحَارِمُهُ أَلَا وَإِنَّ فِي الْجَسَدِ مُضْغَةً إِذَا صَلَحَتْ صَلَحَ الْجَسَدُ كُلُّهُ وَإِذَا فَسَدَتْ فَسَدَ الْجَسَدُ كُلُّهُ أَلَا وَهِيَ الْقَلْبُ

* * *

Sahabe-i güzînden Numan b. Beşîr’in (radıyallahü anh) naklettiğine göre, Allah’ın helal ve haramlarını en iyi bilen Efendiler Efendisi (aleyhi efdalüssalavât ve ekmelüttahiyyât) şöyle buyurmuşlardır:

“Şurası muhakkak ki, helaller apaçık bellidir, haramlar da apaçık bellidir. Bu ikisi arasında ise insanların çoğunun hükmünü bilmediği şüpheli şeyler vardır. Artık kim bu şüpheli alandan kaçınırsa, dinini de, ırzını da temiz tutmuş olur. Kim de şüpheli alana girerse harama girmiş olur. Tıpkı koruluğun etrafında sürüsünü otlatan çoban gibi ki, her an koruluğun sınırlarını ihlal etmesi yakındır. Şunu bilin ki, her melikin bir koruluğu vardır. Allah’ın koruluğu da haramlarıdır. Haberiniz olsun, cesette bir et parçası vardır ki, eğer o müstakim olursa cesedin tamamı müstakim olur;  eğer o bozulursa, cesedin tamamı bozulur. Haberiniz olsun bu et parçası, kalbtir.”

(Buharî, İman 39; Müslim, Müsâkât 107; Ebu Dâvûd, Büyû 3;

Tirmizî, Büyû 1; Nesâî, Büyû 2; İbn-i Mâce, Fiten 58)

 

Hadis-i Şerif Bizlere Kısaca Ne İfade Ediyor?

 

Söz Sultanı Allah Rasulü (sallallâhü aleyhi ve sellem), dinin en hayati ve genel kurallarını herkesin anlayabileceği ve unutmayıp akılda tutabileceği enfes bir benzetme ile beyan buyurmuşlardır. Helal-haram mülahazası, yüce dinimizin en çok üzerinde durduğu temel unsurlardan birisidir. “İslam, muâmelâttan, helal-haramdan ibarettir.” sözü de bunu yansıtmaktadır. Bu ikisi arasındaki orta ve şüpheli alan ise, ülke sınırları arasındaki mayınlı araziler gibi tehlikeli ve uzak durulması istenen bölgedir.

 

Hadisin Önemi

Hadis ilminin en büyük imamlarından meşhur “Sünen” sahibi Ebû Davud es-Sicistânî, hayatı boyunca pek çok hadis ezberleyip bunları gelecek nesillere naklettiğini, fakat bu hadisi şerifin, naklettikleri arasında dinin en kapsayıcı dört hadis-i şerifinden biri olduğunu söylemiştir. Bu görüşte olan daha pek çok İslam âlimi vardır. (Diğer üç hadis-i şerif -Allah’ın izniyle- ayrıca incelenebilir.)

 

Hadisin Kaynağı ve Sıhhati

Yukarıda kaynakları gösterildiği üzere bu hadis-i şerif, kılı kırk yaran en büyük hadis imamları tarafından en muteber hadis kitaplarıyla bize rivayet edilmiştir. Hadis-i şerifin Kütüb-ü Sitte’de ittifakla nakledilmesi, sıhhatinin ne kadar kuvvetli olduğunu göstermektedir. Bu rivayet, yukarıda bildirilen en önemli kaynaklardan başka Müsned-i Ahmed b. Hanbel, Sünen-i Dârimî, Sünen-i Beyhakî, Musannef-i İbn-i Ebî Şeybe ve Sahih-i İbn-i Hıbbân gibi önemli eserlerde de küçük lafız farklılıklarıyla nakledilmiştir. Dolayısıyla bu hadis-i şerif, dinî hükümlerin nasıl en itinalı bir koruma altında günümüze taşındığına da en güzel örneklerden birisidir. Allah Rasulü’nün hadislerini “Hadis demek, din demektir.” hassasiyetiyle, insanüstü bir gayretle inceleyip günümüze taşıyan bu dev hadis âlimleri Allah’ın müslümanlara hususi bir lütfudur.

 

Hadisin Bildirdiği Üç Alan

Hadis-i şerifte bildirildiği üzere helal, haram ve şüpheliler olmak üzere üç alandan bahsedilebilir. Nefis ve şeytanın verdiği vesveselerin aksine, en geniş daire helal dairesidir ve meşru keyf ve zevklere kafidir. Haram dairesine girmeye hiç lüzum yoktur. Âlimlerimize göre helâl olan bir şeyin yapılmasının, kesin olarak bir mekruha veya bir harama götüreceğinden korkuluyor ise, ondan da kaçınmak gerekir. Mesela çok yemek insanı ibadetlere karşı tembelleştiriyor, günahlara girmeye sebep oluyorsa, helal gıda dahi olsa bedenin ihtiyaç duyduğu kaloriden fazlasını almak büyüklerimize göre mahzurlu, hatta bazen de haram kabul edilmiştir. Buna göre ihtiyaç fazlası olan yemek şüpheli alandır ve bu alana adım atanların haram dairesine düşmesi her an söz konusudur. Takvânın en basit tariflerinden birisi, haram olması endişesiyle şüpheli şeyleri, hatta harama götürme endişesiyle bazı mübahları dahi terk etmektir.

 

Kalbin Önemi

Maddi bedendeki kalbin önemi gün geçtikçe gelişen tıp ilmiyle daha bir anlaşılmakta ve kalp sağlığını koruma yollarına her geçen gün daha fazla vurguda bulunulmaktadır. Ancak bundan daha önemlisi manevi kalbimizin korunması olsa gerek. Çünkü birincisi nihayet kısa dünya hayatıyla sınırlı iken ikincisi yani manevi kalbimiz hem bu dünya hem de hakiki ve ebedi olan ahiret hayatımızla ilgili ve onun en temel unsurudur.

“Kalb, eskilerin ifadesiyle “nazargâh-ı ilâhîdir.” Allah, insana insanın kalbiyle bakar. …Zira kalb; akıl, mârifet, ilim, niyet, iman, hikmet ve kurbet gibi insan için çok hayatî hususların kalesi mesabesindedir. …O, Hakk’a tevcih edilebildiği sürece, bedenin en karanlık noktalarına kadar her yanına ışıklar yağdıran bir projektör olur; yüzü cismaniyete dönük kaldığı zamanlarda da şeytanın zehirli oklarının hedefi hâline gelir.” (Kalbin Zümrüt Tepeleri, s. 47, 49.)

 

Şüpheli Alana Girme Yasağı ve Sedd-i Zerâî Prensibi

Hadis-i şerifte dinimizin temel prensiplerinden birisi olan sedd-i zerâî yani kötülüklere, haramlara giden yolun kapatılması adına da işaret vardır. Hadiste şüpheli alanlara girilmememsi istenmiş ve buralarda dolaşanların her an haramlara düşmeyle karşı karşıya olduğu bildirilmiştir. Nitekim Kur’ân-ı Kerim’de de şüpheli alanlardan uzak durulmasını ve her zaman helal, en temiz olanların seçilmesini bildiren ayetler mevcuttur. Bunlardan bir tanesi şu ayet-i kerimedir:

{يَا أَيُّهَا النَّاسُ كُلُوا مِمَّا فِي الأَرْضِ حَلاَلاً طَيِّبًا وَلاَ تَتَّبِعُوا خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِ إِنَّهُ لَكُمْ عَدُوٌّ مُبِينٌ}

“Ey in­san­lar! Yer­yü­zün­de olan bü­tün ni­met­lerim­den helâl, temiz ol­mak şar­tı ile yi­yi­niz; Fa­kat şey­ta­nın pe­şin­den git­me­yi­niz. Çün­kü o si­zin bes­bel­li düş­ma­nı­nız­dır”.  (Bakara Suresi, 168)

Yine Kur’ân-ı Kerim’de sedd-i zerâî prensibine işaret eden pek çok ayet-i kerimeden bir tanesini zikredelim:

{وَلاَ تَقْرَبُوا الْفَوَاحِشَ مَا ظَهَرَ مِنْهَا وَمَا بَطَنَ}

  “ Kö­tü­lük­le­rin, fuh­şi­ya­tın açı­ğı­na da giz­li­si­ne de yak­laş­ma­yın.” (En’âm Suresi, 151)

Şüpheli alana girmemeyle ilgili benzer hadis-i şerifler de mevcuttur:

لاَ يَبْلُغُ الْعَبْدُ أَنْ يَكُونَ مِنَ الْمُتَّقِينَ حَتَّى يَدَعَ مَا لاَ بَأْسَ بِهِ حَذَرًا لِمَا بِهِ الْبَأْسُ

“Kul, şüpheli şeylere düşme endişesiyle bir kısım sakıncası olmayan hususları da terk etmedikçe gerçek takvaya ulaşamaz.” (Tirmizî, Sıfatü’l-Kıyame, 19; İbn Mâce, Zühd, 24)

دَعْ مَا يَرِيبُكَ إِلَى مَا لَا يَرِيبُكَ

“Sana şüphe veren şeyleri bırak. Şüpheli olmayan, gönül huzuru veren şeylere yönel.” (Tirmizî, Kıyâmet: 61; Nesâî, Eşribe: 50)

Görüldüğü üzere ayet-i kerime ve hadis-işeriflerde “günahları işlemek şöyle dursun, onlara yaklaşmayın, süpheli alana girmeyin bile” mesajı verilmektedir.

 

Hadis-i Şerifle İlgili Yaşanmış bir Hadise

Meselenin ciddiyetine halel getirmesi endişesi taşımakla birlikte hadis-i şerifte anlatılan hakikatlerin yaşanmış açık bir örneği olması hasebiyle şu hadiseyi nakletmek istiyoruz. Köyde sürüsünü otlatmakta olan bir arkadaşımız, etrafı demir tellerle çevrili, bakımlı bir meyve-sebze bahçesine doğru sürüsüyle yaklaşır. Kendisi bahçenin direklerinden birine yaslanmış vaziyette, bahçeye yakın bir yeşillik alanda sürüsünü otlatıp takip etmekte ve hayvanların bahçeye girmesine mani olmaktadır. Bu arada bahçenin sahibi köy tarafından gelerek arkadaşımıza “Aman ha! Dikkatli ol, içeriye girmesinler.” der. Arkadaşımız; “Amcacığım, merak etme, burada durup izliyorum, içeriye girmelerine hiç müsaade eder miyim? Hem teller de var bahçenin etrafında.” der demez bir ses duyulur. Hayvanlardan birisi sıçramış ve çiti aşmıştır. Şimdi ne yapacaktır arkadaşımız ve bahçe sahibi? Ne Helal-haram, ne de şüpheli alanı bilen hayvan aşmıştır aşmasına çitleri fakat artık yapacak bir şey yoktur. Çünkü arkadaşımızın bir gaflet anında bahçeye girmiş olan hayvan, sebze ve meyvelerle karnını iyice doldurmuş bir halde içeriden dışarıya atlamış, arkadaşımız ve bahçe sahibi de artık sadece arkadan bakakalmıştır. İşte şüpheli alana yaklaşmanın yasakları çiğnemedeki üzücü etkisi.

 

Netice Olarak

Vahiyle müeyyed olan Efendimiz (sallallâhu aleyhi vesellem) en önemli hakikatleri ve dinimizin temel esaslarından birisini en veciz bir şekilde ve herkesin anlayabileceği bir üslupla anlatmıştır. Şüphesiz bu özellik tüm peygamberlerin (alâ nebiyyinâ ve aleyhimüsselam) en bariz vasıflarından olsa da Efendimiz (sallallâhu aleyhi vesellem)’de en mükemmel derecede bulunmaktadır. İslam ulemâsı, sadedinde olduğumuz hadis-i şerife çok ehemmiyet vermiş ve onu İslam’ın dayandığı temel prensiplerden birisi olarak değerlendirmişlerdir. Evet Allah Rasulü (Aleyhissalatü vesselam)’ın bildirdiğine göre helal-haram mülahazasına dikkat edenler ve şüpheli alanlara girmekten kaçınanlar -Allah’ın izni ve inayetiyle- dinlerini noksanlıktan, ırz ve namuslarını da ta’n-u teşniden, yakışıksız karalamalardan muhafaza edebilir, Kur’ân-ı Kerim ve sünnet-i seniyyede sıkça vurgulanan takvâ mertebesine erişmeye muvaffak olabilirler.

(رَبَّنَا لَا تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ إِذْ هَدَيْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً إِنَّكَ أَنْتَ الْوَهَّابُ)

 وَصَلِّ وَسَلِّمْ يَا رَبِّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰى أَصْحَابِهِ الْكِرَامِ

Bir Demet Hadis-96

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

Hazreti Ebû Imare Berâ İbn Âzib (radıyallâhu anh)’ın rivayet ettiğine göre,
Ruh-u Seyyidi’l-Enâm (aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm) Efendimiz şöyle buyurmuştur:

Ey uyumaya niyetlenen kimse, yatağına uzandığın zaman şöyle de: “Allahım nefsimi Sana teslim ettim, bütün benliğimle Sana yöneldim; işlerimi Sana emanet ettim, sırtımı Senin kudretine dayadım. Senin rahmetinden ümitvârım, gazabından da korkuyorum. Senin dergahından başka ne iltica edilecek bir yer var, ne de güvenilir bir mekan; Senin merhametine sığınıyor ve Senden eman diliyorum.. diliyor ve indirdiğin Kitab’a, gönderdiğin Peygamber’e (aleyhissalâtu vesselâm) imanımı ikrar ediyorum.”
Şayet bunu okuduğun gece ölecek olursan fıtrat üzere (mü’mince) ölmüş olursun; eğer sabaha erersen, hayır bulursun.

[Buhârî, Daavât 7,9; Tevhid 34; Müslim, Zikr 56, (2710); Tirmizî, Daavât 76, (3391)]

Bir Demet Hadis-95

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

Adiyy b. Hâtim radiyallahü anh’ın rivayet ettiği bir hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselam) şöyle buyurmuşlardır:

 

Bir hurmanın yarısını ikram etmekle bile olsa Cehennem ateşinden sakının. Şayet sizden biriniz buna da muvaffak olamayacaksa, hiç olmazsa bir kardeşine onu memnun edecek güzel bir söz söylesin!

 

(Buhari, 3/1316)

Bir Demet Hadis-94

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

Ebu Hureyre Hazretleri Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir:

 

Sevdiğin kişiyi ölçülü sev.
Yoksa, bir gün gelir o insan gözünde sevimsizleşir de önceki aşırı muhabbetinden dolayı elemin iyice ziyadeleşir.
Kızdığın kimseye karşı da ölçülü ol ve nefret hissinin önünü kes. Aksi halde, gün döner de o şahıs dostun oluverirse evvelki öfkeli tavırlarının mahcubiyeti seni çok üzer.


(Tirmizi, Birr, 59)

Bir Demet Hadis-92

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

Hazreti Abdullah İbn Ömer (radıyallâhu anhüma)’dan rivayet edildiğine göre,
Ruh-u Seyyidi’l-Enâm (aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm) Efendimiz bir sefere çıkarken biniti üzerine oturunca önce üç defa tekbir getirir, sonra şu ayeti okur ve akabinde şöyle dua ederdi:

 

“Bunları bizim hizmetimize veren Cenâb-ı Hakk’ı tesbih ve takdis ederiz; O yüceler yücesidir, her türlü eksiklikten münezzehtir. Allah lutfetmeseydi biz buna güç yetiremezdik. Muhakkak ki biz sonunda Rabbimize döneceğiz.” (Zuhruf, 43/13-14)

 

Allahım, bu yolculuğumuzda Senden her türlü iyilik, hayır, takva ve hoşnut olacağın ameller istiyoruz. Allahım, bu seyahatimizde bize kolaylıklar ihsan eyle, mesafeleri bize yaklaştır. Allahım yolculuk boyunca yegâne koruyucumuz ve geride kalan aile fertlerini görüp gözeten vekilimiz Sensin. Allahım, sefer meşakkatinden, çirkin manzaralarla ve üzücü hadiselerle karşılaşmaktan, mal, aile ve çoluk-çocuğun kötü bir akıbete uğramasından Sana sığınırım.

 

[Müslim, Hac 425. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Cihad 72; Tirmizî, Daavât 45–46.]

Bir Demet Hadis-91

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

İbn Mesud (radıyallahu anh) hazretlerinden rivayet edildiğine göre;
Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz şöyle buyurmuştur:

 

Allah’a karşı olabildiğince hayâlı davranın! Allah’a karşı gerektiği ölçüde hayâlı olan, kafasını ve kafasının içindekileri, midesini ve midesindekileri kontrol altına alsın! Ölüm ve çürümeyi de hatırından dûr etmesin! Âhireti dileyen, dünyanın sûrî güzelliklerini bırakır.. işte kim böyle davranırsa, o Allah’tan hakkıyla hayâ etmiş sayılır.

 

[Tirmizî, rekaik 24; Ahmed b. Hanbel, Müsned 1/387]

Bir Demet Hadis-90

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

Abdullah b. Ömer (radiyallahü anh)’ın rivayet etmiş olduğu bir hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz (sallallahü aleyhi vesellem) şöyle buyurmuşlardır:

İçinizden kime dua kapısı açılmışsa, ona rahmet kapıları açılmış demektir.

 

(Tirmizî, Deavât, 102)