Posts Tagged ‘teennî’

Dine ve İnsanlığa Hizmette Dikkat Edilmesi Gereken Bazı Prensipler

Herkul | | KIRIK TESTI

İçtimai problemlere çözüm getirmek kolay bir iş değildir. Doğru yaklaşım tarzı belirlenemediği takdirde bazen bir yanlışı düzeltmeye çalışırken düzeltilemeyecek daha büyük yanlışlara sebep olur, çok daha büyük problemlerle baş etmek zorunda kalırsınız. Halı üzerine dökülen bir şeyin lekesini çıkarmanın dahi bir usulü vardır. Şayet onu nasıl temizleyeceğinizi bilmezseniz, temizleme adına yapacağınız işlemlerle lekeyi daha da büyütürsünüz. Toplum içindeki problemlerin çözümlenmesi de bunun gibidir. Başvurulan yanlış mualece (tedavi) usulleri, altından kalkılmaz komplikasyonlara sebep olabilir. Basit bir lekeyi silmenin bile bir usulü varsa, deformasyona uğrayan bir toplumu yeniden hüviyet-i asliyesine döndürmenin, rayına oturtmanın ve tekrar ahenkli yürüyüşünü temin etmenin de kendine göre bir yöntemi vardır.

İhlas ve samimiyet, pek çok hatayı affettiren çok önemli birer değerdir. Aynı şekilde azim ve kararlılık da başarıya giden yolda önde gelen dinamiklerdendir. Ne var ki bunun yanında, yapılacak işlerle ilgili alınacak kararlar bilgi ve şer’î disiplinlerle test edilmiyor, mantık süzgecinden geçirilmiyor, basiret ve firasetle tetkike tabi tutulmuyorsa, insana çok yanlışlar yaptırır. Doğru ve güzel işler yapma adına yola çıkan niceleri, bu hususlara yeterince riayet etmedikleri için sürçer, tökezler ve tepetaklak giderler. Hatta bazen bunun farkına da varmazlar.

Bu yanlışlar, insanın şahsî ve ailevî hayatında, mesela aile siyasetinde veya çocuk yetiştirme tarzında olabileceği gibi, içtimaî, siyasî ve iktisadî hayatta yani daha geniş bir dairede de olabilir. Sözgelimi sosyal değişim, dönüşüm ve oluşumlar şayet belli kural ve kaidelere göre şekillenmezse, altından kalkılmaz komplikasyonlara sebebiyet verebilir.

Mesela hâlis bir niyetle, toplumun gelişme ve ilerlemesi adına, onu “ibtida”dan “intiha”ya sıçratma mülâhazasıyla geniş tabanlı bir reform hareketi başlatmak istersiniz. Ne var ki burada göz önünde bulundurulması gereken çok hayatî esaslar vardır. Acaba toplumun bünyesi böylesine radikal bir değişime müsait mi? Toplum fertleri kendilerine teklif edilen veya dayatılan değişimleri sindirebilecek ve hazmedebilecek durumda mı? Konjonktür buna müsaade eder mi? Zaman ve şartlar yapılmak istenilen işlere uygun mu? Sizin gücünüz bu iş için yeterli mi? Yapmak istediğiniz değişimlere evrensel insanî değerler açısından baktınız mı? Bütün bunları göz önünde bulundurmadan yola çıkarsanız falso ve fiyaskolar yaşamanız kuvvetle muhtemeldir. Hatta insanlığa hizmet etme mülahazasıyla yola çıkarsınız da neticede onun başına yeni gaileler açarsınız. Burada ne samimiyetiniz ne de dinî kimliğiniz tek başına işe yaramaz. Şayet bütün bu hususları hesaba katmadan burnunuzun doğrultusuna giderseniz, yapma adına büyük yıkımlara sebep olursunuz.

   Değerlerimize Antipati Duyulmasına Sebep Olmama

Bizler, Cenâb-ı Hakk’ın, peygamberleri vasıtasıyla insanlığa bildirdiği hakikatleri muhtaç sinelere duyurma adına yola çıkmış olabiliriz. Fakat doğru usûl ve üslûbu yakalayamadığımız takdirde, niyetimizin güzelliği, mefkuremizi gerçekleştirme adına yeterli olmayabilir. Bir şey anlatmadan önce, muhataplarımızın, işittikleri hakikatleri kabul etmeye müsait olup olmadıklarına bakmamız, anlatılanları nasıl algılayacaklarını mutlaka hesaba katmamız gerekir. Aksi takdirde kaş yapayım derken göz çıkarırız da insanlarda, inandığımız değerlere karşı antipati hâsıl olabilir.

Sadece muhatapların durumu değil; problemlere neşter vurma niyetindeki bizim durumumuz da önemlidir. Durduğumuz yer itibarıyla, hedeflediğimiz projeleri gerçekleştirebilecek ilim, irade, tecrübe ve iktidara sahip olmamız şarttır. Yeterli donanım ve imkânlara sahip olmadan, iyi bir planlama yapmadan ve sebeplere riayet etmeden acelecilikle yola çıkılırsa, maksadın aksiyle tokat yenebilir. Bediüzzaman Hazretleri hırsın, kayıp ve hüsran sebebi olduğunu ifade eder. Bu, sadece dünyevî kazançlar hakkında geçerli değildir; manevî ve uhrevî işlerde de yerine göre hırs, hasaret (zarar) sebebi olabilir.

Mesela sizler, irşat ve tebliğ, talim ve terbiye, sevgi ve hoşgörü adına güzel düşüncelere sahip olabilir ve bu düşüncelerinizi gerçekleştirme adına dünyaya açılabilirsiniz. Şayet sadece ihlâs, samimiyet ve heyecanlarınıza güvenerek hedeflerinize sıçramaya kalkarsanız, yerin çekim gücüne takılırsınız. Bunun yerine, acele etmeden, tedbir ve temkini elden bırakmadan, sebepleri ihmal etmeden adımlarınızı atmalısınız.

Bir hadis-i şerifte şöyle buyrulur: الأَنَاةُ مِنَ اللَّهِ وَالعَجَلَةُ مِنَ الشَّيْطَانِ “Teennî (temkin) ile hareket etmek Rahman’dan, acele ise şeytandandır.” (Tirmizî, Birr 66) Halk arasında da “Acele şeytandandır.” sözü meşhur olmuştur. Çünkü ciddi hesap ve fizibilite isteyen işlerde acele etmek, insana çok hata yaptırır.

İşte böyle bir hataya düşmemek için, yapacağınız işlerde temkini elden bırakmamalı, aceleciliğe düşmekten sakınmalısınız. Bir mesaj sunacaksanız, ısındıra ısındıra sunmalısınız. Şayet insanlık sizin sunacağınız mesajı natürel hâliyle kabul etmeye müsait değilse, onu rafine edecek ve onların hazmedebileceği şekle sokacaksınız. Söyleyeceğiniz şeyleri onların idrak seviyelerini göz önünde bulundurarak söyleyeceksiniz.

   Mesajı Doğru Sunmanın Yolu

Şayet ortaya koyduğunuz plan ve projelerin başarıya ulaşmasını istiyorsanız, pek çok faktörü aynı anda göz önünde bulundurmak ve birlikte değerlendirmek zorundasınız. İlk olarak kendi seviyenizi, bilginizi, gücünüzü, aşk u şevkinizi, vefa ve sadakatinizi gözden geçirecek, ikinci olarak muhataplarınızın durumunu anlamaya çalışacak, üçüncü olarak içinde yaşadığınız atmosferi, zamanın şartlarını ve konjonktürü göz önünde bulunduracak ve son olarak da düşmanlığa kilitlenmiş kesimlerin hamle ve saldırılarını hesaba katacaksınız.

Dolayısıyla şu gibi soruları sormadan yola çıkmamalısınız: Acaba bizim tarafımızdan sergilenecek bir açılım ve görüntü umumun kabulüne mazhar olur mu? Acaba ortaya çıkacak gelişme ve inkişafın kamuoyundaki yansıması nasıl olur? Acaba içinde yaşadığımız toplum veya dünya efkârı yapacağımız işlere ne ölçüde müsait? Acaba hedef ve ideallerimizle güç ve iktidarımız arasında bir uyum var mı? Acaba elde edeceğimiz muhtemel başarı ve muvaffakiyetler ölçüsünde Cenab-ı Hakk’a hamd, sena ve şükür ile mukabelede bulunabilecek miyiz?

Son sorudan maksadı tamamlama adına şu soruyu mutlaka kendimize sormalıyız: Acaba ciddi bir oluşuma vesile olacak kahramanların, elde ettikleri başarılar karşısında ucb ve fahr’e girmeyecek ölçüde kıvamları tam mı? Zira ne tür bir değişim ve dönüşüme vesile olunursa olunsun, şayet bunu yapan insanlar neticede parmakla gösterilme hissine kapılacak ve bir deformasyona maruz kalacaklarsa, hiç olmasın daha iyi. Biz, ortaya çıkan güzellikler karşısında kendimizi putlaştıracak, bir narsist kesilecek ve böylece Allah’ı ve Resûlüllah’ı kaybedeceksek, dinimiz adına durduğumuz zemini yitireceksek, bırakalım her şey olacağı kadar olsun. Bu sebeple, geleceği yeniden inşa ve imar edecek şahısların, “ehlullah” olma yolunda bulunmaları gerekir.

Evet, ihlâs ve samimiyet, vefa ve sadakat çok önemli birer değer olduğu gibi, kendimizle yüzleşerek kendimizi tanımamız, gerçek kıvamımızı elde etmemiz, toplum hakkında detaylı bilgiye sahip olmamız, dünyayı bilmemiz, önümüze çıkabilecek potansiyel düşmanlardan haberdar olmamız da projelerimizin başarıya ulaşması adına çok önemlidir. Bunların hepsini birden düşünme mecburiyetindeyiz.

Bazen Cenab-ı Hak çok ekstradan lütuflarda bulunabilir. Bütün eksik ve kusurlarınıza rağmen sizi alır ve birinci basamaktan onuncu basamağa sıçratır. Şartları ve zemini yapacağınız işlere müsait hâle getirir. Gönülleri size yönlendirir. Minnacık gayretlerinize karşılık çok büyük muvaffakiyetler ihsan eder. Evet, bütün bunlar, Allah’ın merhametinin eseri, bir lütfu olarak gerçekleşebilir ama biz, plan ve projelerimizi böyle ekstradan teveccühlere bina edemeyiz. Çünkü sebepler dairesi içinde yaşıyoruz. Bu yüzden onlara riayet etmekle mükellefiz. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) Allah’ın kendisini koruma vaadi olmasına rağmen rehberliğinin bir gereği olarak Uhud’a giderken miğferini takıyor, üst üste iki zırh birden giyiyordu.

Hiçbir hümanist düşünce, bizim düşünce dünyamızda insana ve insanî değerlere verdiğimiz yüksek seviyeyi yakalayamaz. Hiçbir feminist düşünce, kadına bizim düşünce sistemimiz kadar değer veremez ve onu mualla mevkiine oturtamaz. Biz, günümüzde evrensel insanî değerler olarak kabul edilen her ne varsa bunların çok daha ötesinin hayallerini kurarız. Kimliğine bakmaksızın bütün insanları severiz. İnsana, insanlığından dolayı saygı gösteririz. Hiç kimseye zulmetmeme, kılı kırk yararcasına adil ve hakperest olma bizim kültür değerlerimizin en temel dinamiklerindendir. Biz, insanlığın da bu değerlere uyanmasını arzu ederiz. Elbette herkes bizim gibi düşünmeyecek, bize benzemeyecektir, bu, hayatın realitesidir. Kimseyi bize benzemeye zorlayamayız fakat en azından kendimizi doğru anlatabilir, doğru tanıtabilir, dünya çapında bir barış ve sevgi atmosferinin oluşmasına katkı sunabiliriz.

Önemli olan, bunun, her tür dayatmadan, şovenlikten, hamasetten uzak durularak, rahatsızlığa ve tepkiye sebebiyet vermeyecek şekilde, doğru yol ve yöntemlerle gerçekleştirilmesidir. Bu da olabildiğince makul ve rasyonel olmayı, temkin ve teyakkuz içerisinde yol almayı gerektirir.

Bunları sağlama adına müşterek akla müracaat etmek çok önemlidir. Çünkü bunlar tek kişinin altından kalkacağı işler değildir. İnsanlar baş başa vermeli ve kimseyi küstürmeden, kırmadan, hazımsızlık ve çekememezliğe sevk etmeden nasıl hareket edeceklerinin hesabını yapmalıdırlar. Herkes zihnini çatlatırcasına bu mevzuya kafa yormalı ve dünyanın daha yaşanılabilir bir yer hâline gelmesi adına uygun yol ve vesileler araştırmalıdır. Sevgi şölenlerini dünyanın dört bir yanına yaymalı, insanlığı kucaklamalı, bu dünyanın kavga edilecek bir yer olmadığını herkese göstermelidir. Sahip oldukları duygu ve düşünceleri çok iyi sistemleştirmeli, bunlar etrafında stratejiler oluşturmalı, sürekli yeni yollar bulmalı, his, heyecan ve ümitlerinin yanında katiyen akıl, mantık ve muhakemenin payını ihmal etmemeli ve bütün açılımları buna göre gerçekleştirmelidir.

   Hakta Sabitkadem Olma

Son olarak bir hususa daha dikkatinizi çekmek istiyorum: Şayet yaptığınız işlerin selim akla, realitelere, konjonktüre ve hepsinden önemlisi dinin temel kıstaslarına uygun olduğunu düşünüyorsanız, orada sabitkadem olmasını bilmelisiniz. Temel disiplinlerimize ve dinin muhkematına bağlı olarak yolumuzu, yönümüzü ve yörüngemizi belirlemişsek, artık bundan sonra geri adım atmamalı, zikzak çizmemeliyiz. Değişmeden, başkalaşmadan üstlendiğimiz sorumluluklarımızı alıp ileriye götürebilmeliyiz. Yaşadığımız her başarısızlık, felaket, imtihan karşısında, “Bu tutmadı, hadi başka bir şey deneyelim.” dememeliyiz. Bunların belirli hikmetlere binaen Allah tarafından geldiğini de unutmamalıyız. Biz vazifemizi yapar, neticeyi Allah’a bırakırız. Temel disiplinlere göre planlanan işlerde “tutmadı”, “olmadı” diyerek her seferinde farklı yollara sülûk edersek, maksuda ulaşamaz, menzile varamayız.

Formatlarla oynama, detaya ait meselelerde zamanın ruhuna uygun değişiklikler yapma bu dediğimin haricinde şeylerdir. Aynı şekilde yaşanan sıkıntılar eğer bizim hatalarımıza terettüp etmişse, hatada ısrar etmez, yanlışımızı düzeltmesini biliriz. Yapılan makul teklifler karşısında temerrüde girmeyiz. Yani bir taraftan hakta sabitkadem olmasını, diğer yandan da hatalarımızdan geri dönmesini biliriz. Çünkü doğru yolda ısrar insana ne kadar çok sevap kazandırırsa, hatadan dönmek de öyledir.

***

Not: Bu yazı, 7 Haziran 2009 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.

Bamteli-Özel: GENÇLER İLE HASBİHÂL

Herkul | | BAMTELI

Sesli dinlemek icin TIKLAYINIZ

Kıymetli arkadaşlar,

Çoğunuzun malumu olduğu üzere, muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, Ramazan ayında inziva ve itikâf yapıyor; dolayısıyla da Bamteli sohbetlerine o ay boyunca ara veriliyor. Bayram sonrası Bamteli sohbetleri hala başlamadı. Fakat dört-beş gün önce, ekseriyeti üniversite öğrencisi yaklaşık 200 genç, Hocamızı ziyaret ettiler. O sırada kayda aldığımız hasbihâli bu haftanın Bamteli olarak arz ediyoruz. Hürmetle…

***

Fethullah Gülen Hocaefendi, şunları söyledi:

Zannediyorum, Üstad hazretlerinin reçete olarak verdiği o husus çok önemli: “Teâvün düsturunun teshîli” diyor… “Mesâînin tanzimi”, “a’mâlin taksimi” ve en sonunda da “teâvün düsturunun teshîli” diyor. Zannediyorum, bir bast-ı zaman gibi, az bir zaman içinde çok iş yapmaya vesile olabilecek bir yöntem o.

   “Musibetlerden kurtuluş, içtimâî yükseliş ve huzurun temini için mesâîlerin tanzimine, yapılacak işlerin doğru taksimine, aramızdaki emniyetin tesisine ve teâvün düsturunun teshîline muhtacız!..”

Mesâî, çok iyi tanzim edilmeli; hayatımızın içinde ne yapıyorsak, yapacaksak, yarınlar adına neyi planlamışsak, o mevzuda bir kere mesâî çok iyi tanzim edilmeli. Yani, ne kadar evde duracağım? Ne kadar anneme-babama kemerbeste-i ubudiyet içinde mukabelede bulunacağım? Ne kadar uyuyacağım? Ne kadar ayakta duracağım? Ne kadar kitap mütalaa edeceğim? Ne kadar…

Bu durumda olan arkadaşların, böyle önemli şeye dilbeste olmuş, yüksek bir gaye-i hayale bağlanmış insanların aktüalite ile çok meşgul olmamaları lazım. Bizi doğrudan doğruya, evvelen ve bizzat alakadar etmeyen (mâlâyânî) şeylere karşı mesafeli durmamız lazım. Bu mevzuda kırmızı çizgimiz, o olmalı; işlerimiz baştan düzenli olarak hep belli bir plan içinde realize edilmeye çalışılmalı.

“A’mâlin taksimi” diyoruz; yani, herkes ne yapabilecek ise, temayülü ne ise, ruh ve kalb ibresi neyi gösteriyor ise, bence o istikamette yol almalıdır. Yoksa öbür türlü bilmediği/istemediği/sevmediği bir patikada yürüyor gibi olur; çok zamana mal olur. Ben burada çok kıymetli arkadaşlarımızın on senede, on beş senede doktora yaptıklarına şahit oldum. Ee bir ömür bu!.. On ayda yapılabilecek şeyleri, dört seneye serpiştirmişler; dört sene insanı meşgul ediyorlar. Kestirmeden bir şeyler yapılsa; böyle temel disiplinler iyi verilse, matematikteki bir problemi çözme gibi, çözmesi onlara bırakılsa… Zannediyorum bir dört senelik İmam Hatip’i, üç senelik ortaokulu -veya tersi onun- o yedi seneyi insan herhalde iki-üç seneye sığıştırabilir. Üniversite de öyle; o üniversitede verdikleri şeye göre o da iki senede, üç senede olabilir. Böylece insan hayatının en canlı olduğu dönemde, böyle dinamizminin en güçlü olduğu dönemde millete yararlı olur, faydalı olur.

Bir de burada esas benim üzerinde durmak istediğim; bu iki disiplinin yanında üçüncü bir disiplin. Üstad’ın ifade ettiği, “teâvün düsturunun teshîli” (herkesin birbirine kolayca yardım etmesi) çok önemli geliyor bana. “Teâvün” kelimesi, Sarf ilminde, iştikakta, esasen مُشَارَكَةٌ بَيْنَ اْلإِثْنَيْنِ فَصَاعِدًا “müşâreketun beyne’l-isneyni, fesâiden” sözü ile ifade edilen sigadan; yani, iki kişinin veya daha fazla insanın, bir problemi çözme mevzuunda kafa kafaya vermeleri, ortak akla müracaat etmeleri.

Şimdi bir arkadaşımız doktora yapıyor ise şayet, ona yardım etme… Öyle arkadaşlar vardır ki birikimleri itibarıyla kitapları bilirler, kaynakları bilirler mesela. Şimdi o arkadaşa onlar, yardımcı olmalıdırlar. Mesela birisinin kompoze kabiliyeti çok yüksektir; kalemi eline aldığı zaman, şakır şakır yazar. Zannedersiniz ki yazdığı şeyler bizim kendi dünyamızdan Firdevsî’nin o dâsitânî kitapları gibi şeylerdir. -Firdevsî, İranlı, İranlıların övündükleri bir şairdir.- Öyle bir kabiliyeti vardır. Bir meseleyi kompoze etme mevzuunda da o, arkadaşına/kardeşine, arkadaşlarına/kardeşlerine yardımcı olmalıdır. Böylece zamanı büzme/daraltma, çok kısa zamanda taşı-eritebilecek damlalar halinde mermerin bağrına dökülme… Bunu da bir Türk atasözünden mülhem dedim: “Mermeri aşındıran suların akışı değil, devam ve temâdîleridir.”

   Bencillik bağlarından kurtulmanın ve beden insanı olmaktan sıyrılmanın yolu, yüce bir mefkûreye bağlı kalmaktır ki, en yüce mefkûre de Allah’ın rızasını kazanmaktır.

Bu husus, kendini böyle okumaya vermiş arkadaşlarımız için. Hani bazıları vardır ki, babalarının yanında, kendi işlerinin içinde; öyle de olabilir. Bazıları, siyasî alana atılır, orada ona göre hizmetler görebilirler. Fakat hani bizim arkadaşlarımız genelde bir gaye-i hayali olan insanlar ki, yine Hazreti Pîr, Şem’-i Tâbân, Ziyâ-i Himmet’in ifadesiyle, “Gâye-i hayal olmazsa veyahut nisyan veya tenâsî edilse, ezhân enelere dönüp etrafında gezerler.”

Çok yüksek bir ideal… O “gâye-i hayal” diyor; zannediyorum Fransızcadaki bu “ideal”in karşılığı ki Ziya Gökalp de ona “mefkûre” demişti. Yüksek bir ideale dilbeste olma, sürekli onu hedefleme böyle… O, hayatında onun “on iki”si olmalı; vuracaksa on ikiden vurmalı, ondan. Öyle bir gâye-i hayal olmalı. Öyle yüksek bir hedefe dilbeste olursa bir insan, onun beri tarafında değersiz şeylere karşı gönül kaptırmaz. Evet, o, onun “Leyla”sı olmalı; kendisi de o işin “Mecnûn’u olmalı. Leyla’yı gördüğü zaman bile, onu tanımayacak şekilde bir “Leyla”cı olmalı. Tanımayacak şekilde, öyle mest ve sermest olmalı ki, evet, tanımamalı onu…

Bunun gibi, yüksek bir gayeye tâlip olmuş arkadaşlarımız/hemşirelerimiz gibi kimseler, onun berisindeki her şeyi pes şeyler saymalı, onlara karşı çok iltifat etmemeli. O pes şeyler dağınıklığa sebebiyet verir. Onun için diyor ki: “Öyle bir gâye-i hayal olmazsa veya nisyan edilse, unutulsa veya insan tenâsî etse…” Unutuyor gibi bir tavır alsa… Bu da yine biraz evvelki iştikâk kipinden; “tenâsî”. Eskiden, eski tıpta kullanılırdı: “Temâruz”. Hasta olmadığı halde hasta görünme; bu da o demektir. Esasen unutmadığı halde, unutma tavrı içinde bulunma. “Ezhân, enelere döner.” Zihinler, enâniyete döner, bir egoist olur, egosantrist olur, narsist olur insan, hiç farkına varmadan.

Onun için, Allah ile irtibatlı, çok yüksek hedeflere talip olmalı!.. “Ne yapsam ki O’nun hoşnutluğunu ve rızasını kazansam?!. Ne yapsam ki, Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm’ı memnun etsem! Teşrif buyursa, benim kalbime otağını kursa, benim gecelerimi nurlandırsa. Keşke, her gece öyle olsa!..” İnsan, gönlünü bunlara kaptırınca, zannediyorum artık bir deli, bir sevdalıdır; başka şey görmez, düşünmez. Hazreti Ebu Bekir çizgisi, Ömer çizgisi, Osman çizgisi, Ali çizgisi, daha yüzlerce… (Radıyallahu anhüm ecmaîn.) Mus’ab İbn Umeyr çizgisi… Ben, o iki kolunun Uhud’da biçildiğini kitaplarda görmüştüm fakat önemli bir hoca efendi vaaz ederken kürsüde -kendisine saygım vardı- dinlerken şu ilaveyi yapmıştı: Bir darbe de boynundan yemiş, işte o zaman yıkılmış; fakat yüzünü toprağa kapamış, “Aman kimse görmesin!” diye. “Melekler bana derlerse: Hala boynun vardı da senin, Rasûlullah’a niye iliştiler?!” falan. “Utanıyorum ya Rabbim, Senin huzuruna çıkmaya!..”

O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu kadar dilbeste olmak… Bu, O’na doğru atılan adımdır, adımlardır. Siz bir adım atarsanız, on adım ile mukabele görürsünüz. Kudsî hadis ifade buyuruyor ve bunu Zât-ı Ulûhiyet diyor: “Kulum, Bana bir karış gelirse, Ben, bir adım gelirim. O bana bir adım atarsa, Ben, gezerek gelirim.” Böyle diyor ki, bunlar teşbihe, tecsime, hayyize, mekâna, Cenâb-ı Hakk’ın otağını kurmasına delalet ettiğinden dolayı biz aynıyla tercümeyi mahzurlu buluyor, onun yerine “mukabelede bulunur” diyoruz.

   Sözlerinizin muhatap gönüllerde tesir uyarması daha çok hal ve tavrınızın da o sözleri teyîd ediyor olmasına bağlıdır.

Sizin âlemden beklediğiniz şey ne ise, âlemin sizden beklediği de aynı şeydir. Bir şeyler bekliyorsanız, bir şeylerin beklendiğini bilmeniz lazım. Sözlerin tesiri önemlidir; biraz evvel “Firdevsî” dedim, Firdevsî gibi konuşabilirsiniz veya Mevlânâ Celâleddin-i Rumî zenginliğinde ya da ifade zenginliği itibarıyla -tabii üzerinde durduğu konular hepsininkinden daha önemli- Hazreti Bediüzzaman’ın ifade zenginliği ile… -Üzerinde durulmadık bir husus; üzerinde durulması gerekli olan bir mevzu: Her konuyu o konu ile alakalı çok zengince kelimeler ile, nüanslara dikkat ederek nasıl ifade ediyor, öyle…- Şimdi öyle, o tarzda, o üslup ile çok yukarıdan anlatsanız, hatta biraz Jules Verne hayali ile anlatsanız, “Denizler Altında Yirmi Bin Fersah” veya “Bay Tekin Göklerde” gibi anlatsanız bile, zannediyorum çok cazip gelmeyebilir. Fakat onların diyeceğiniz şeyler üzerinde im’ân-ı nazar etmeleri, konsantrasyona geçmeleri, sizin hal ve tavırlarınıza bağlıdır. Hâl ve tavır mercekleriniz ile size bakarlarsa ancak diyeceğiniz şeylere de kıymet atfederler.

Çok acele etmeden… Mesela sizin arkadaşlarınız, bizimkiler bazı yerlerde kafa karıştıracağı âna kadar, on sene, on beş sene; onu da geçti… Çünkü doksan birden (1991) itibaren başladı bizim ihtiyarî hicretlerimiz, dünyanın dört bir yanına. Evvelâ ana yurdumuz olan Orta Asya’dan başlandı. Azerbaycan’a gittiler; hatta Rusların işgalinden evvel gittiler, o işgalde arkadaşlarımız orada idi. Sadettin bey de orada idi; tanırsınız herhalde, orada idi. Bana telefon ettiler, “Ne yapalım?” dediler. “Kalın orada!” dedim, “Ancak o zaman vefâ tavrınızı sergilemiş olursunuz; onlar için gittiğinizi göstermiş olursunuz; kendiniz için, ülkeniz için, memleketiniz için oraya gitmediğinizi ortaya koymuş olursunuz.” Ee Haydar Aliyev’in gönlünü fethetti bu mesele. O işgalde Fakir’in de kürsüde bayılması olmuştu; ona karşı dayanamamış bayılmıştı. Onu çok önemsediler mesela o insanlar. Yani, onları kendinizden aziz bilmeniz lazım; o tavır…

Şimdi “Acaba doğru mu bu?!” dediler. On sene, on beş sene sizin kalbinizin ritmine baktılar, nabzınıza baktılar, “Allah, Allah! Hep ritmik atıyor bu! Bu kalbde hiçbir ahenksizlik yok! Bir insan bu kadar zaman hep aynı çizgide olamaz!” dediler. Böyle bir inanma oldu, “tavır”a inanma oldu, “temsil”e inanma oldu, “hâl”e inanma oldu.

   Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz, tebliğ vazifesini eksiksiz yerine getiriyordu; fakat O’nun tebliğden daha önemli bir yanı, hatta tebliğin birkaç kadem önünde bir yanı vardı ki, o da temsil idi.

Fakir, arz ederim her zaman; İnsanlığın İftihar Tablosu’nun bir “tenzîl” durumu var, bir “tebliğ” durumu var. Yani, Kur’an-ı Kerim’i Allah “inzâl” buyuruyor, ceste ceste; “tenzîl”, onun için dedim. Efendimiz aldığı o mesajları insanlara “tebliğ” ediyor, ifade buyuruyor. Bir de esasen “temsil” durumu var O’nun. Siyer’e baktığımız zaman görüyoruz ki, Sahabe-i Kiram üzerinde -esasen- en müessir olan şeyler, daha ziyade O’nun temsili. Söylediği sözlere değer kazandıran, onları üveyik gibi kanatlandıran, semâvîleştiren, O’nun mübarek ahvali. O, sabaha kadar ayakları şişmeden yatmıyor, ayakta kemerbeste-i ubudiyet içinde duruyor. Ee buna Hazreti Âişe validemiz de bayılır, Hafsa validemiz de bayılır, başka validemiz de bayılır. Hadice validemiz de buna bayılmıştı, O’nun bu haline. O tebliğe, insanın sunacağı şeye, o söze, o beyana, o baş döndürücü fesahate, belagate esasen değer kazandıran husus, deyip-ettiği şeyleri harfiyen yaşamasıdır.

Nitekim Kur’an-ı Kerim buyuruyor: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لِمَ تَقُولُونَ مَا لاَ تَفْعَلُونَ * كَبُرَ مَقْتًا عِنْدَ اللهِ أَنْ تَقُولُوا مَا لاَ تَفْعَلُونَ “Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyi niçin söylüyorsunuz? Yapmayacağınızı söylemeniz, Allah indinde şiddetli bir buğza sebep olur.” (Saff, 61/2) “Ne diye yapmadığınız şeyleri söylüyorsunuz!” Bu “Madem yapmıyorsunuz, söylemeyin!” demek değildir; aslında, “Madem bunları söylüyorsunuz, öyle ise dediğiniz şeyleri evvelâ temsil ederek ortaya koyun!” manasınadır. Dilinizden o kelimeler dökülürken, başkaları hayallerinde âdeta bir perdede, bir sinema şeridinde görüyor gibi sizin hâl ve tavırlarınızın dediğiniz şeylere uygunluk içinde olduğunu müşahede etmeli. Bu iki şey birbirine inzimam edince, inandırıcı olur.

Bu açıdan da bizim başkalarına nüfuz etme mevzuunda bir inandırıcılık süremiz olmalı; zamanımızın bir kısmını ona ayırmalıyız. Hakikaten onca zaman bizi, hatta mümkünse dimağımızı, nöronlarımızı dinleseler, böyle hep aynı sesi alsalar, aynı âhenk içinde alsalar. O insanlar inanırlar bize, diyeceğimiz şeylere de inanırlar. Onun için tavır istikameti, davranış istikameti çok önemlidir.

Duruş çok önemlidir esasen. İnsan, nerede duruyor ise, nasıl duruyor ise, nasıl tekmil verme vaziyeti sergiliyor ise, bu çok önemlidir; fakat ondan daha önemli bir şey vardır,  o da “duruşta temâdî”; uzun süre o istikamette öyle kalma ve senin o olduğunu ortaya koyma!.. “Evet, ben, bundan başka değilim!” Sözün, beyanın, bakışın, mimiklerin, göz irisinde işaretlemelerin senin hep aynı şeyi, aynı noktayı hedeflemeli!.. Zannediyorum bu inandırıcı olur. Ağzınızı açıp konuştuğunuzda “Ha bu, hal ve davranış istikameti insanının hal ve davranışını aksettiren beyanları!” falan derler ve işte o zaman karşı koymazlar.

Zannediyorum, eğer o tavır ve davranış istikametini koruyabilseydik, bugün çok kimse Müslümanlığı din olarak kabullenmese bile, hakikaten en azından “Bunlar ile geçim olur!” diyecekti.

   “Teennî (temkin ve sükûnetle hareket etmek) Rahman’dan; acele ise şeytandandır.”

Sonra bir de bütün bunların ötesinde şu hakikat var: Siz, bu yolda samimi yürüyorsanız, O size inayet buyurur. Biraz evvelki mülahazalarla, kendi dırdıriyâtım içinde geçtiği gibi, siz Cenâb-ı Hakk’a karşı bir adım atarsanız, O da gelme mukabelesinde bulunur; siz gelme tavrını sergilerseniz, koşma mukabelesinde bulunur; koşma mukabelesine karşı siz tavırlarınızı ayarlar, biraz daha üveyikliğe dönerseniz, O da üveyik mukabelesinde bulunur. Daha hızlı şeyler var ise, kuşlar var ise, daha hızlı uçaklar var ise şayet, öyle bir mukabelede bulunur. “Mukabele” diyoruz bunlara.

“Ne cism ü ne arazdır, ne mütehayyiz ne cevherdir.

Yemez, içmez, zaman geçmez, berîdir cümleden Allah.

Tebeddülden, tegayyürden, dahi elvân ü eşkâlden,

Muhakkak ol müberrâdır, budur selbî sıfâtullah.

Ne göklerde, ne yerlerde, ne sağ ve sol ne ön ardda,

Cihetlerden münezzehtir ki, hiç olmaz mekânullah.” diyor, İbrahim Hakkı hazretleri, Tevhidnâme’sinde.

Evet, onun için acele etmemeli. اَلتَّأَنِّي مِنَ الرَّحْمَنِ، اَلْعَجَلَةُ مِنَ الشَّيْطَانِ “Teennî (temkin ve sükûnetle hareket etmek) Rahman’dan; acele ise Şeytandandır.” Hazret-i Sâhib-i Zîşân (sallallâhu aleyhi ve sellem) öyle buyuruyor. Teennî; temkin, atacağı adımları bilerek atmak, sürçmeyecek, düşmeyecek yerlerde yürümektir ki, bunlar çok önemlidir. “Vakitsiz hedefe şitâb eyleyen kaybeder.” diyor; vakitsiz… Her şeyin vaktini, zamanını çok iyi belirlemek lazım; âdetâ bir iftar vakti gibi… O vakitten biraz evvel orucunuzu açarsanız, o gün akşama kadar boşuna aç durmuş olursunuz; sonraya bırakırsanız da kerahet irtikâp etmiş olursunuz. Çünkü Sâhib-i Şeriat, orada إِلَى الْمَغْرِبِ “Akşama kadar” diyor. Onun gibi, bu miadı çok iyi belirlemek lazım, kollamak lazım. Vakt-i merhûnu gelince, ona göre diyeceğimiz-edeceğimiz şeyi dememiz lazım. Yavaş yavaş, adım adım…

Düşünün ki, İnsanlığın İftihar Tablosu… Yine Kendisi hadis-i şerifte buyuruyor: إِذَا رُؤِيَ ذُكِرَ اللهُ “Hakiki Mü’min görüldüğü zaman, Allah hatırlanır.” Sahabe, Tabiîn, Tebe-i Tâbiîn içinde bu kıvamda insanlar vardı. Bir meclise girdiklerinde tavır ve davranışlarından âdetâ lafz-ı celâle dökülürdü; ondan, “Allah!” derdi millet hep. İnsanlığın İftihar Tablosu o idi. إِذَا رُؤِيَ ذُكِرَ اللهُ İnsaflı bakınca; garaz, hased, çekememezlik olmayınca… Abdullah İbn Ubeyy İbn Selûl, Ka’bu’l-Eşref; bunlar, sindirememiş, hazmedememişlerdi; Allah Rasûlü, onların aralarında onca zaman kaldığı halde, temerrütlerini devam ettirdiler. Ama Abdullah İbn Selâm, insaflı idi; Allah Rasûlü’nün mübarek çehre-i dırahşanını görünce, “Vallahi, bu çehrede yalan yok!” dedi, لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ dedi. İnsaf ile bakanlar, öyle dediler.

   Cenâb-ı Hakk’ın temiz gönüllere nasıl teveccühte bulunacağını kestirmek mümkün değildir; inşaallah bir gün onlar için gönül kapıları kale kapıları gibi aralanacaktır.

Şimdi zannediyorum bir gün -inşaallah- sizin çehrenize bakan kimseler, evlerine gidip çaylarını içtiğiniz zaman, onlar sizin evinize gelip sizin çayınızı içtikleri zaman, sizinle içli-dışlı olacaklar, kaynaşacaklar. Kültürümüzün güzelliklerini onlara verirken, onların kültür güzelliklerini alırken, karşılıklı… Buna alış-verişte “te’âtî” denir; siz bir şey veriyorsunuz, mukabelesinde onlardan da bir şey alıyorsunuz. Bu alışveriş böyle devam ettiği sürece, zannediyorum, bunlar çok ciddî bir sıcaklığa sebebiyet verecek; dediğiniz şeyleri de o sıcaklık içinde kabullenecekler. Efendim, kazanımdır bu.

Ne o mevzuda İnsanlığın İftihar Tablosu’nun kullandığı yöntemlerde/argümanlarda ne de samimiyette inhiraf göstermeden, yürüdüğümüz yolda yürürsek, esasen, o şehrâhı insanlar görmezlikten gelmeyecekler. Yürünen yol, bir şehrâhtır ama bugün yanlış temsil edenler onu patika haline getirmişlerdir.

Evet, burada yine antrparantez bir şey diyeyim: Türkiye’de bugün sergilenen Müslümanlığa dışarıdan, bir kilisenin haziresinden, bir havranın haziresinden baktığınız zaman, “Müslümanlık!” dediklerinde, “Aman Allah göstermesin!” derdiniz. Zannediyorum böyle derdiniz; çünkü mide bulandırıcı bir tavır var.

Öyle değil; esasen ütopyalarda olduğu gibi, böyle baktıklarında hayran olmalılar. Arkadaşlarımızda biraz da o ruh haleti hissedildiğinden, geçende misyoner mahiyetinde birisi gelmişti buraya fakat Müslümanlığa öyle hayranlık duyuyor ki!.. Kelimesi kelimesine ifade edemem tabii, aklımda kaldığı şekliyle, dedi ki, “Ben, sizin arkadaşlarınızı tıpkı Seyyidinâ Hazreti Mesih’in havarîleri gibi görüyorum!” Efendim, yaşatma duygusunu, yaşama zevkine tercih etmişler!.. Dünyanın dört bir yanına -böyle- tohumlar gibi saçılmışlar. Toprağın altında çürüyorlar -çünkü kendileri için yaşamıyorlar- ama bir başağa yürüyecekleri muhakkak!.. Bu ilaveler bana ait.

Evet, O’nun ile geceleyenler, hep O’nu heceleyenler, mutlaka bir gün Ebced’e çıkarlar, bir gün “Fatiha” derler, bir gün “Amme” derler, bir gün de “Bakara” der, diyeceklerini tamamıyla ifade etmiş olurlar.

Allah razı olsun, zahmet etmişsiniz. Bu türlü şeyler (çiçek buketi hediyesi) fazladan; sizin gelmeniz, gülden-çiçekten daha önemli. Allah razı olsun.

Bu temiz gönüllere, Cenâb-ı Hakk’ın, nasıl teveccühte bulunacağını kestirmek mümkün değildir. İnşaallah bir gün bu gönüllere, cihan, kapılarını kale kapıları gibi aralayacak; kendi kendilerine “Buyurun!” edecektir inşaallah. Biz o ütopik tavrı sergilemeli, o cazibedar güzellikleri ortaya koymalıyız.

İnşaallah, (söz alıp konuşan misafir) hemşiremizin iç dökerek dediği gibi, tohumlar gibi dünyanın dört bir yanına saçıldınız.  Esasen “O’nu bulan neyi kaybetmiştir ki; O’nu kaybeden, ne bulmuştur ki?!.” Öyle bir şeye talip olmuşsunuz ki, bütün dünyalar onun yanında bir damla etmez!.. Allah âfiyet-i dâime ihsan eylesin.

Elektronik tabloda, Fuzûlî’den bir söz çıktı:

“Canımı Cânân isterse, minnet canıma,

Can nedir ki, onu kurban etmeyem Cânân’ıma?!.”

Evet, kâfiyesini o koydu. Kafiye, oldu mu?!.

Hakkınızı helal edin!.. Baş ağrıttığım endişesini de taşıyorum.

İnşaallah, Cenâb-ı Hak, sağlığım hayırlı ise onu lütfeder; başka zaman da yine rûberû görüşür, sizden daha güzel bişâretler/müjdeler alırız!..

440. Nağme: Bir İlâhî Âdet: Tedrîcîlik

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Cenâb-ı Allah, kâinâttaki her şeyi “Ol!” deyivermekle en mükemmel şekilde varlığa erdirebileceği halde, bütün mekânın ve eşyanın mevcudiyetinin belli vakitlere bağlanmasını; mahlukâtın yavaş yavaş ve adım adım varlık sahasına çıkıp belli bir zaman içinde olgunlaşmasını murat buyurmuştur. Evet, varlık âleminde her şey takdîr-i ilahî ile belirlenen bir süreye bağlı olarak şekilden şekle, tavırdan tavra intikâl ettikten sonra belli bir vaziyete ulaşmaktadır. Zaman, eşyanın üzerinde tesirini icra etmekte ve hadiseler, zamanın keskin dişleri arasında öğütüle öğütüle meydana gelmektedir.

Muhterem Hocaefendi’nin ifadeleriyle: “Ol!” dediğinde cihanları bir kerede var eden Kudreti Sonsuz, kâinatı altı zamanda yaratıyor.. insanı, çağlar ve çağlar geçtikten sonra varlığa nezarete memur ediyor.. yavruyu anne karnında –hem de onca çile ve onca ızdırapla– aylarca tutuyor.. yumurtadan civcive olan o minik mesafeyi haftalar içine serpiyor ve uzatıyor.. deniz derinliklerinde mercana, ne kanlar ne kanlar kusturuyor; kusturuyor da ondan sonra gün yüzüne çıkma vizesi veriyor.. suları bir sırlı teenni ile bulutlaştırıyor; bulutları akıl almaz bir takdirle damlalaştırıp yerin bağrına indiriyor.. zeminin bağ ve bahçelerini zamanın tığına takıp, mevsim atkıları arasında ve sabırla bir dantela gibi örüyor; örüyor ve bize ilâhî ahlâkı talim ediyor…

Bu ilahî ahlak, Kur’an-ı Kerim’in ceste ceste inen ayetlerinde ve İnsanlığın İftihar Tablosu’nun tebliğ metodunda da kendisini gösteriyor. Emir ve yasaklar, bir başka ifade ile teklifî hükümler birden bire değil, belli zaman aralıkları ile nazil oluyor. İlahî emirlerden önce adeta kalb ve kafalar rehabilite edilerek her şeyi kabule hazır hale getiriliyor.

İşte, bu ilahi âdete, Kur’an-ı Kerim’in tenzil keyfiyetine ve Efendimiz’in tebliğdeki üslubunun önemli bir derinliğine “tedrîcîlik” deniliyor. Tedrîc; adım adım, azar azar, derece derece ilerlemek manasına geliyor. Hadiselerin yavaş yavaş, mertebe mertebe, zaman zaman ve belli bir vakte bağlı şekilde cereyan etmesine “tedrîciyye” (tedrîcîlik) adı veriliyor.

İnsanın, özellikle de her mefkure kahramanının, çevresinde bir nizam dahilinde meydana gelen hâdiselerden ders alması, sebep ve netice münasebetini gözetmesi ve eşyâ arasında bulunan tertibe riayet etmesi gerekiyor. Fıtratta carî kanunları görmezlikten gelmemesi; sebepleri gözetmeden netice beklememesi; zamana ve mesafelere karşı tahammülsüz davranarak birkaç merdiveni birden atlamaya yeltenmemesi icap ediyor.

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, bir makalesinde “Çocuksu ve aceleci ruhlar, bu teenniyi nasıl telakki ederlerse etsinler ezelden beri ilâhî âdetler, var olduğu günden bu yana tekvînî emirler, hep böyle cereyan etmiş, böyle cereyan ediyor ve böyle cereyan edecektir. Beklenen her şey olacaktır ve O’nun vaad ettiği günler doğacaktır; ama bu, kaderle tespit edilen ölçüler içinde olacak ve mevsimi geldiği zaman doğacaktır.” diyor.

Bu hakikatlerden hareketle aziz Hocamıza şu soruyu tevcih ettik:

“Ezelden beri ilâhî âdetlerin ve var olduğu günden bu yana tekvînî emirlerin hep bir teennî ve tedrîcîlik üzere cereyan ettiği anlatılıyor. Hem tekvînî hem de teşrîî emirlerdeki bu tedrîcîlik ferdî ve ictimâî hayatta denge adına bize neler ifade etmektedir?”

Bu sorunun cevabını, mukaddime faslıyla beraber 36:53 dakikalık ses ve görüntü dosyaları halinde arz ediyoruz.