lüzumsuz olan mahiyetini değil, aksine, vazifesini bildirir. Güneşin, Cenâb-ı Hakk’ın kusursuz sanatına bir zemberek, yaratılıştaki intizama bir merkez ve o Ezelî Nakkaş’ın gece ve gündüz ipleriyle dokuduğu eşyadaki sanatın ahengine bir mekik vazifesi gördüğünü hatırlatır. Kur’an-ı Kerîm’deki başka kelimeleri de bunlara kıyaslayabilirsin. Her biri âdeta basit, alışılmış birer kelime iken, ince mânâların definelerine birer anahtar vazifesi görür.
İşte Kur’an’ın üslûbu çoğunlukla bu ifade edilen tarzlarda yüksek ve parlak olduğundan, bazen bir bedevi bile onun bir tek sözüne hayran kalır, Müslüman olmasa da secdeye giderdi. Mesela, bir bedevi فَاصْدَعْ بِمَا تُؤْمَرُ ayetini işittiği anda secdeye gitmişti. Ona, “Müslüman mı oldun?” diye sorduklarında, “Yok,” dedi, “ben şu sözün belâgatine secde ediyorum.”
Dördüncü Nokta
Kur’an’ın üslûbundaki harika fesahat, yani kusursuzluk, açıklık ve akıcılıktır.
Evet, Kur’an mânâ itibarı ile ‘üslûb-u beyan’ yönünden son derece belâgatli olduğu gibi, ifadelerinde gayet akıcı bir ahenk ve düzgünlük vardır. Dinleyeni usandırmaması, Kur’an’daki fesahatin varlığına kesin delildir. Beyan ve mânâ âlimlerinin şahitlikleri de ondaki fesahatin hikmetinin apaçık bir ispatıdır. Evet, Kur’an ifadeleri binlerce defa tekrar edilse de usandırmıyor, hatta lezzet veriyor. Küçük bir çocuğun basit hafızasına dahi ağır gelmiyor, çocuk onu ezberleyebiliyor. En hastalıklı, az bir sözden rahatsız olan kulağa dahi hoş geliyor. Ölüm halindeki insanın damağına şerbet gibi oluyor. Kur’an nağmeleri o insanın kulağına ve zihnine, aynen ağızdaki ve damaktaki zemzem suyu gibi leziz geliyor.
Kur’an’ın insanı usandırmamasının hikmeti ve sırrı şudur: O, kalbe gıda, akla kuvvet ve zenginlik, ruha âb-ı hayat ve ışık, nefislere deva ve şifa olduğundan usandırmaz. Her gün ekmek yeriz, usanmayız; fakat en güzel meyveyi her gün yesek usanırdık. Demek Kur’an hak, hakikat, doğruluk, hidayet ve harika bir fesahate sahip olduğundan
Dipnotlar
- “Artık sana emrolunanı, başları çatlatırcasına anlat onlara.” (Hicr sûresi, 15/94)
- Bkz. es-Suyûtî, el-İtkân 2/149; el-Âlûsî, Rûhu’l-meânî 14/86.