İkindi Yağmurları – Taklitle Başlamak, Hikmetle Noktalamak

İkindi Yağmurları – Taklitle Başlamak, Hikmetle Noktalamak

“Mü’minin sükûtu tefekkür, konuşması hikmet olmalı!” sözü var. Arapça kelimeler ile ifade edilmiş, Türkçemizde de yaygın kullarınız bu cümleyi. Sükût halinde insan, tefekkür etmeli, hep düşünmeli; eşya hadiseleri fikren didik didik etmeli. Her şeyde -kendisine göre- bir ders-i ibret çıkarmalı; Hazreti Pîr’in bir yerden alıp ifade ettiği gibi: تَأَمَّلْ سُطُورَ الْكَائِنَاتِ، فَإِنَّهَا * مِنَ الْمَلَإِ اْلأَعْلَى إِلَيْكَ رَسَائِلُ “Kâinatın satırlarını, sayfalarını, paragraflarını derinden derine teemmüle al, üzerinde çok ciddî bir emel ile, bir gâye-i hayal insanı olarak derinlemesine dur. Bunların hepsi Mele-i A’lâ’dan sana birer mektup, birer nâme, ‘Şöyle ol, böyle ol!’ diye yol gösterici birer pusula gibidir!” Bir şairimiz de bizim, Meşrutiyet dönemlerinde, “Bir kitâb-ı a’zâmdır serâser kâinat / Hangi harfi yoklasan, manası ‘Allah’ çıkar.” demiştir.

Dilinizi tuttuğunuz, dudaklarınızı sımsıkı kapattığınız, ağzınıza fermuar vurduğunuz zaman, bütün nöronlarınızı çalıştırarak, Cenâb-ı Hakk’ın sizin önünüze serdiği, sizin sergileriniz gibi çok parlak bir sergi mahiyetinde serdiği, adeta “İşte bakın, düşünün, bu sergi içinde dolaşın!.. Bu, beyhude olur mu hiç? Bir şey ifade etmemesi söz konusu mu bunun?!” dediği kainatı okuyacaksınız. Göreceksiniz ki o, çok şey ifade ediyor.

Bu açıdan, “sükût” böyle değerlendirilmeli; sonra öyle değerlendirilen sükût, hikmet semereleri vermeli. Dil çözülünce, ağızdan fermuar çıkınca, dilden dökülecek “hikmet”ler ifade edilmeli. Sizin için dünyevî-uhrevî faydaların takattur ettiği (damladığı) veya pırıl pırıl başınızdan aşağıya yağdığı mülahazalar ile, kendinizi ifade edin; konuşmanız da hikmet olsun!.. Çok önemli bir şey; bir Peygambere (Hazreti Davud’a) atâ-i İlahî olarak verildiği Kur’an’da anlatılıyor: وَآتَيْنَاهُ الْحِكْمَةَ وَفَصْلَ الْخِطَابِ “Ona hikmet, nübüvvet, isabetli karar verme ve meramını güzelce ifade etme kabiliyeti verdik.” (Sâd, 38/20) Siz de isteyebilirsiniz bunu; O’na verilmiş ama اَللَّهُمَّ اَلْحِكْمَةَ وَفَصْلَ الْخِطَابِ، اَللَّهُمَّ اَلْحِكْمَةَ وَفَصْلَ الْخِطَابِ “Allah’ım bize de hikmet ve fasl-ı hitap (her meselede maksadı eksiksiz, belâgatli ve düzgün bir şekilde anlatabilme kabiliyeti) lütfet!..” diyebilirsiniz.

Evet, hikmet, sebep ile müsebbeb arasındaki münasebeti kavramadır esasen; olup-biten şeyleri arka planı ile görme, her şeyi -bir yönüyle- ciddî bir kozalite mülahazası ile tetkike tâbi tutarak neyin ne olduğunu, neyden nelerin doğabileceğini düşünerek teemmüle almadır. (Kalbin Zümrüt Tepeleri’nin 2. cildindeki) “Hikmet” yazısını derinlemesine tetkik ettiğiniz zaman, ne ifade ettiğini görürsünüz onun, min gayri haddin.

“Sükût” böyle bir şey; işte, buna “Samt” diyoruz. (Samt, sözlükte, konuşmamak, sessiz kalmak ve sükût etmek manasına gelir. Tasavvufta ise o, konuşmadan kaynaklanan ya da kaynaklanması muhtemel bulunan, faydasız, belki de bazen zararlı olan söz, beyan ve mütalâalara karşı temkinli davranıp düşüncelerini ifade etmeyi sadece ve sadece Allah rızasına ve mutlak gerekliliğe bağlayarak, Hakk’ın hoşlanmayacağı, hatta çok defa lüzumsuz sayılan konularda dilini tutup konuşmamak demektir.)

Evet, bizim gibi -benim gibi avam, sizin değil de benim gibi- avam, dilini tutmak suretiyle “samt-ı sûrî”de bulunur, şeklî bir samttır bu, şeklen bir samt. Hani, biraz evvel dedim ya bir şey, “Dilini tut, konuşma!”; dilini tutar, konuşmaz. Ama nöronlar çalışmıyor, Hipofiz bezi çalışmıyor, Talamus bezi çalışmıyor; gözler, gördüğünü değerlendiremiyor; kulaklar, duyduğunu değerlendiremiyor; mubsarâta karşı kapalı, mesmûâta karşı kapalı; avam bencileyin. Bu samt, avamın samtı. Hayırsız değil, iyi bir şey bu; çünkü böylesi -bir yönüyle- dilini tutmasa şayet, ağzına fermuar vurmasa çok hatalar işleyebilir. مَنْ كَثُرَ كَلاَمُهُ، كَثُرَ سَقَطُهُ Hazreti Ömer’den (radıyallâhu anh) nakledilen bir sözdür: “Kelâmı çok olanın, konuşması çok olanın, sakatatı da çok olur, işe yaramayan şeyleri çok olur.” Döktürür durur, mide bulandırır. Söz dök-tü-rür du-rur, mi-de bu-lan-dı-rır; insanı kalb çarpıntısına uğratır. مَنْ كَثُرَ كَلاَمُهُ، كَثُرَ سَقَطُهُ “Çok konuşanın hata ve sürçmeleri çok olur.” En iyisi mi, ağzını kapatıp avamca bir samt yaşamalı. Kötü değil; bu da bir basamak.

Zaten her şey bir basamak ile başlıyor. Mü’minin Allah ile münasebeti olan ibadet de “taklit” ile başlamıyor mu? Ve taklidi Usûlüddin uleması makbul kabul ediyor mu, etmiyor mu? Kabul ediyor. O, görenek ile, gelenek ile, yetiştiği kültür ortamından elde ettiği şeyler ile, Allah ile münasebete geçiyor fakat meselenin farkında değil; çok ciddî, bilerek, bir sebep-sonuç mülahazası içinde meseleye vâkıf değil. Annesi namaz kılmış, o da kılıyor; babası namaz kılmış, o da kılıyor. Camiye gidiyor, imam yatıp-kalkıyor, cemaat yatıp-kalkıyor; “Ha, böyle yapmak lazımmış!” falan diyor, yapıyor. Ama boş değil. Bunlar, bir yönüyle, o doğruluk istikametinde atılan birer adımdır. Bu olmasa, öbürlerine de gidemezsiniz zaten. Ve bu ilk basamaktır; herkes için ilk basamaktır bu.

Enbiyâ-ı ızâmın hususî durumu vardır. Onlar -Allahu A’lem- taklit yaşamıyorlar. Dünyaya geldikleri andan itibaren, “sadâkat”, “ismet”, “fetânet”, “hikmet” onların lâzım-ı gayr-ı mufârıkları, âdetâ varlık şartları; onlar olmasa, o da olmaz! Öyle… Onları istisna edecek olursak, -Allahu A’lem, Fakir’in mülahazası- bizim için o göreneğe/geleneğe bağlı, meseleyi bir kültür olarak, bir folklor alarak başlatma, diğerlerine adım atma adına bir ilk basamağa adım atma demektir. Bu itibarla, işte dilini tutarak samt etmeye de “samt-ı sûrî” denir.

Not: Bu video, 25 Mart 2019 tarihinde yayımlanan “Hüzün, Gönül ve Dil” isimli Bamteli sohbetinden hazırlanmıştır.