İkindi Yağmurları – Söyler misiniz, Nerede Duruyorsunuz?

İkindi Yağmurları – Söyler misiniz, Nerede Duruyorsunuz?

Soluklarımız bu kadarına yetti ya Rasûlallah!..

Bütün bunlara rağmen, yılmadan, usanmadan o bayrağın, nâm-ı Celîl-i Muhammedî’nin (sallallâhu aleyhi ve sellem), nâm-ı Celîl-i İlâhî’nin şehbal açmasını; Hazreti Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali mirasının bir bayrak halinde dalgalanmasını devam ettirmek lazım. O bayrağın indirilmemesini sağlamak için -bence- cansiperane o mevzuda mücadele etmek lazım, cansiperane. Kaba kuvvete başvurmadan, terörün en küçüğüne “Evet!” demeden… Ama o mevzuda öldürürlerse, ezerlerse, bir işkence ederlerse şayet, cân u gönülden, Ashâb-ı Uhdûd gibi, hepsine katlanarak… Çukurlara atsınlar.. mezarlar kazsın dursunlar.. mezarları “mel’un mezar” ilan etsinler… Bunların hiç birine aldırmadan, “Allah’a iman, Allah’ı bilmek bize yeter! Muhabbetullah bize yeter! Marifetullah bize yeter! Aşk u iştiyak bize yeter! Likâullah’a iştiyak bize yeter!..” deyip, durmadan, atı mahmuzluyor gibi mahmuzlayıp veya bir üveyik gibi kanat açıp enginliklere açılıyor gibi sürekli, enginliklere açılmak, “Daha, daha, daha!..” deyip bir “Hel min mezîd” kahramanı gibi, nâmının ulaşmadığı her yere Nâm-ı Celîl-i Nebevî’yi ulaştırmak lazım.

Huzuruna gittiğimiz zaman, “Soluklarımız o kadarına yetiyordu yâ Rasûlallah!” diyecek kadar… “Bir yerde kalbimiz durdu, soluklarımız da bitti; biz de orada döküldük, biçildik; başaklar gibi biçildik!.. Ama Sen de biliyorsun ki, Allah da biliyor ki, sonuna kadar nâm-ı Celîl-i Nebevî’ni cihanın dört bir yanına ulaştırma azmi içindeydik!..” O Cân’a (sallallâhu aleyhi ve sellem), o nâm-ı Celîl-i Nebevî’ye binlerce canımız kurban olsun!.. Ondan başka bir derdimiz, bir davamız olmadı!.. Olsaydı zaten, Kıtmîr gibi -zannediyorum- yüzde doksan dokuz virgül dokuz, sizin de yeryüzünde bir dikili taşınız olurdu!.. Başınızı sokacağınız, kendinize göre bir kulübeniz olurdu!.. Gelecek adına birilerine, bir şeylere dilbeste olur, gönül bağlardınız!.. Dû cihandan el yuma ve hânümânın kalmaması gösteriyor ki, kalbiniz ile siz, O’na müteveccih yaşıyorsunuz. Allah, o teveccühü artırarak devam ettirsin!..

O teveccühü yeterli bulmamalı, “Daha teveccüh, daha teveccüh, daha teveccüh!..” demeli. Teveccühler sâlih dairesi… Zira siz O’na samimi teveccüh ettikçe, O da size bakar. “Kulum, Bana bir ayak gelirse, Ben bir adım…” buyuruyor. Müteşâbih bir ifade bu. “O Bana bir adım atarsa, Ben yürüyerek gelirim; o yürüyerek gelirse, Ben koşarak gelirim…” Buna Belagat ilminde “mukâbele” ve “müşâkele” denir. Yani “karşılıksız bırakmam!” Ama nasıl bir karşılık?!. Bazen bire on vererek.. bazen bire yüz vererek.. Bakara sûre-i celîlesinde ifade edildiği üzere, “Yüz başak veren bir dâne gibi…” bazen bire yüz vererek.. bazen de hâlisâne olursa, ihlasla olursa, ihsan şuuru ile içli-dışlı olursa, bire bin vererek mukabelede bulunur.

Ey Müslümanlar, siz neredesiniz; durduğunuz yeri söyler misiniz?!.

Kim kazanıyor, kim kaybediyor? Kim doğru yolda, kim eğri yolda?!. Bir türlü taş üstüne taş koymaya doymayan.. villaya villa ilave etmeye doymayan.. filoya filo ilave etmeye doymayan.. bir türlü dünyaya doymayan, doyma bilmeyen aç gözler, varsın “boş”luğun arkasından koşsun dursunlar!.. Siz, öyle bir “dolu”ya doğru yarış yapıyorsunuz ki, tam “Sâbikû!..” ve “Sâri’û!..” ayetlerinin hitabına uymuş gibi, kalbiniz durasıya o mevzuda koşmaya karar vermişsiniz.

Kur’an, emrediyor, siz de ona “Lebbeyk!” diyorsunuz.. “Cennet’e doğru koşun, Cemâlullah’a doğru koşun, Rıdvan’a doğru koşun, Cemâl-i bâ Kemâli müşahedeye doğru koşun!..” Evet, Allah öyle buyuruyor Kur’an’ında, siz de öyle yapıyorsunuz: وَسَارِعُوا إِلَى مَغْفِرَةٍ مِنْ رَبِّكُمْ وَجَنَّةٍ عَرْضُهَا السَّمَوَاتُ وَالْأَرْضُ أُعِدَّتْ لِلْمُتَّقِينَ “Rabbinizden (sürpriz mükâfatlarla yüklü) bir mağfirete ve genişliği göklerle yer kadar olan ve müttakîler için hazırlanmış bir Cennet’e yarışırcasına koşuşun!” (Âl-i Imrân, 3/133) سَابِقُوا إِلَى مَغْفِرَةٍ مِنْ رَبِّكُمْ وَجَنَّةٍ عَرْضُهَا كَعَرْضِ السَّمَاءِ وَالْأَرْضِ أُعِدَّتْ لِلَّذِينَ آمَنُوا بِاللهِ وَرُسُلِهِ ذَلِكَ فَضْلُ اللهِ يُؤْتِيهِ مَنْ يَشَاءُ وَاللهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظِيمِ “Rabbiniz tarafından verilecek mağfirete ve cennete girmek için yarışın! Öyle bir cennet ki eni göklerle yerin eni gibi olup Allah’a ve rasûllerine iman edenler için hazırlanmıştır. İşte bu, Allah’ın dilediği kimselere olan bir ihsanıdır. Allah büyük lütuf sahibidir.” (Hadîd, 57/21)

Öyleyse sözümüz her zaman leylî sözü olmalı, diğerlerine hep kapalı bulunmalı. “Leylî sözü söyle, yoksa hâmûş!” diyor Fuzûlî. “Açacak isen kucak, aç O’na âğûş!..” Açacaksan, O’na aç âğûş; kucak aç. Bırak, it dünyayı elinin tersiyle, milletini aziz kılacak kadar. Bir vazife bilerek yapacağın şeyi yap; hepsini vermek icap ettiği yerde de tereddüt etmeden ver Hazreti Osman gibi, Hazreti Abdurrahman İbn Avf gibi (radıyallahu anhüma). İnsanlığın İftihar Tablosu gibi, giderken, kalkanın rehinde gitmeye bak. Giderken, kalkanı rehinde… Aile efradının rızkını temin etmek için aldığı borç paraya mukabil, yanında bulundurduğu o kalkanı rehin vermiş. O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) dilbeste olan, O’nu çok seven Osmanlılar, O’nun mübarek eşyasını “emânet-i mukaddese”ye götürür koyarlar ve millet de onları birer “kutsal emanet” olarak ziyaret eder, yüz sürerler. Onlar için, bence, bir şehir verilse değer. Ama işte o kalkan, ailenin rızkını temin etmek için, alınan borç para karşılığında, o çizgide olmayan birisinin elinde rehindir. Şakır şakır ganimetlerin aktığı bir dönemde; İnsanlığın İftihar Tablosu’nun ruhunun ufkuna yürümesi öyle oluyor. Hazreti Ebu Bekir öyle yürüyor, Ömer öyle yürüyor, Ali öyle yürüyor, Hâlid öyle yürüyor, Sa’d İbn Ebî Vakkâs öyle yürüyor; radıyallahu anhüm ecmaîn.

Peki ama أَيْنَ أَنْتُمْ أَيُّهَا الْمُسْلِمُونَ؟ Siz neredesiniz? Siz, nerede duruyorsunuz?!. Durduğunuz yeri söyler misiniz?!. Durduğunuz yer, onlarla münasebetin remzi olacaktır, Allah ile münasebetin remzi olacaktır.

Müminler, içtimaî huzur ve yükselişin temini için, mesâîlerinin tanzimi, yapacakları işlerin taksimi ve teâvün düsturunun teshili ile beraber, aralarındaki emniyetin tesisine de muhtaçtırlar.

Aynı zamanda “hey’et-i ictimâiye-i İslâmiye”, “hey’et-i ictimâiye-i milliye”, “hey’et-i ictimâiye-i hıdemiyye/hareketiyye” arasında emniyetin tesisi çok önemlidir. Meseleyi dünya çapında ele aldığınız zaman, “İslâmiye” dersiniz; milletimiz çapında ele alınca “milliye” dersiniz ve aynı zamanda tamamen bu işe gönül vermiş insanlar, “adanmış” insanlar, başka mülahazası olmayan insanlar zaviyesinden ele aldığınız zaman da “Hizmet” dersiniz, “Hareket” dersiniz. Dünya da zaten “Hizmet” diyor, “Hareket” diyor. Buradaki bir arkadaşımız, değişik iki-üç dile tercüme edilen kitabında da aynı zamanda onun Türkçesini yazmış kitabın arkasına, “Hizmet” diyor. Allah, deyip ettiklerimiz çizgisinde, gönüllerimize de istikamet ihsan eylesin. Ve böyle diyen, böyle düşünen insanları, Rabbim, dünyada da, ukbâda da pâyidâr eylesin!..

Mâbeynde emniyetin tesisi, herkesin birbirine güven vadetmesi, çok önemlidir. Başta, esasen, aynı duygu, aynı düşünceyi paylaşan, aynı armoni içinde bulunan insanlar arasında emniyetin tesisi… Bir hizmete gönül vermiş, adanmış insanlar.. fedakâr insanlar.. adanmışlığı bu mevzuda en büyük sermaye, en büyük kapital olarak gören insanlar… Bunlar, kendi aralarında birbirlerine çok iyi güvenmeliler. Sahip oldukları o “mü’min” isminin muktezasını yerine getirmeliler.

O “mü’min” ismi, “inanıyor, inanan” demektir. Mü’min, “mü’min” ismini, Cenâb-ı Hakk’ın “emniyet vadeden, emniyet lütfeden ve aynı zamanda mü’minlik lütfuyla serfirâz kılan” manasına gelen “el-Mü’min” isminden almıştır. Mü’minlerdeki o mübarek isim, Cenâb-ı Hakk’ın Esmâ-i Hüsna’sından alınmış bir isimdir. Zât-ı Ulûhiyete nispeti itibariyle, engin bir manası, nâkâbil-i idrak bir manası vardır. Bize ait yanı itibariyle manası, “yeryüzünde emniyet ve güvenin temincisi, tesisçisi olma”ya kadar uzanır. “Allah’a iman”dan alıp, “Allah’ın söylediği her şeye inanma”dan alıp, “yeryüzünde emniyet ve güvenin temsilcisi olma”ya kadar… Onları gördüğü zaman, herkes, “Bunlara güven duyulabilir! Bunlardan bir hıyanet gelmez!” diyebilmeli. Onun karşılığı ise, “hâin”; o mü’minin karşılığı, “emniyet ve güven vadeden”in karşılığı “hâin” ve mübalağa kipiyle “havvân”.

Not: Bu video, 27 Şubat 2017 tarihinde yayımlanan “Siz Neredesiniz Ey Mü’minler!..” isimli Bamteli sohbetinden hazırlanmıştır.