“Muzdarip bütün toplum, ilacı bunun iman / İmana aç ruhlara başka bir derman azap.” (Kırıp Mızrap)
“Bil illeti, sonra kıl müdavâta tasaddî / Her merhemi, her yaraya derman mı sanursun? // En ummadığın, keşfeder esrâr-ı derûnun / Sen, herkesi kör, âlemi sersem mi sanursun?!.” (Ziya Paşa)
Çok yoksulluğa, fakirliğe maruz bırakılmışız; çok… Keşke bir ay, iki ay aç kalsaydık da aç kaldığımız bu şeylere o kadar muhtaç duruma düşmeseydik!.. Neleri yitirdik, neleri kaybettik, nelerin yoksunu olarak yaşıyoruz ama farkında değiliz!..
Bir de kendisini tamamen siyasî mülahazalar ile şeytan senaryosunun figürleri haline getirmiş kimseler var ki, sanki insanın içine “Bunların dediklerinin aksi doğru!” demek geliyor. Ne diyorlarsa, doğru onun tersidir herhalde; “bir” diyorlarsa, “İki demek istedi, üç demek istedi!” diyeceksiniz. Çünkü oynanan rol, şeytanın senaryosuna göre ve öyle oynatıyor ki, Hollywood artistleri halt etmiştir onların yanında. “Sürü olun, arkamda sürüklenin!” denince, hiç tereddüt etmeden, “Lam-cim” etmeden hemen sürükleniyorlar.
Firavun’un şeytan ile olan hikâyesini arz etmiştim: Şeytan bir gün Firavun’a tekebbürünün sebebini ve halkın halini sormuş. Firavun “Şimdi git, yarın gel!” cevabını vermiş. Hemen münadilerini salarak her bir mahalleye “Yarın siz koyun gibi meleyeceksiniz. Siz keçi gibi beğireceksiniz. Siz öküz gibi böğüreceksiniz. Siz köpek gibi havlayacaksınız…” demiş. Sabah şeytan Firavun’a giderken bir de bakmış ki, her tarafta meleyenler, beğirenler, böğürenler, havlayanlar… Bir sokağa sığırlar, bir sokağa koyunlar, bir sokağa keçiler, bir sokağa tilkiler, bir sokağa tavşanlar, bir sokağa kediler… Şeytan, “Yahu bu ne hal! İnsanlar, o hayvanların seslerini çıkarıyorlar, hiç durmadan?” diye sorunca, Firavun demiş ki: “İşte bu insanları bu hâle getirdim, hipnozladım; bunlara her hükmümü geçiriyorum ama bak, senelerden beri uğraşıyorum Musa ve kardeşi Harun’a iki kelime anlatamadım, onlara hiçbir dediğimi yaptıramadım!”
Aklı başında olanlar, onları (insî-cinnî şeytanları ve avenesini) dinlemiyorlar ve dediklerinin de doğru olmadığına inanıyorlar. Biz tam çizgimizi bulmasak/bulamasak bile -Siz bulmuşsunuzdur inşallah, ben kendi açımdan konuşuyorum.- onların (şeytan ve avenesinin) çizgisinde bulunmamak da büyük bir bahtiyarlıktır!..
Mesele dipten ele alınmalıdır; zira her şeyin kaymağı kendi cinsinden olur, tabanında ne varsa tavanına da o vurur.
Evet, bir dertler/problemler fâsid dairesinin yaşandığı dönemde bulunuyoruz. Problemler fâsid dairesi… “Çözelim!” derken kendi hesaplarına bile yeni problemlere sebebiyet veriyorlar. İslam dünyası, topyekûn, başta aşağıya bir Fatih istiyor, bir Yavuz istiyor, bir Nureddin-i Zengî istiyor, bir Selahaddin-i Eyyûbî istiyor; hâşâ/estağfirullah, bir Ebu Bekir istiyor, Ömer istiyor, Osman istiyor, Ali istiyor. (Radıyallahu anhüm ecmaîn.) İstiyor ama كَمَا تَكُونُوا يُوَلَّى عَلَيْكُمْ “Nasıl iseniz, öyle idare edilirsiniz!” Dolayısıyla da hiç gönül koymayın, rahatsızlığa girmeyin! Bizim bünyemizde -esasen- çimlenenler, tamamen bizim kuvve-i inbâtiyemizden, bizim karbondioksitlerimizden beslenerek o hale geliyorlar.
Allah Rasûlü buyuruyor: كَمَا تَكُونُوا يُوَلَّى عَلَيْكُمْ “Nasıl iseniz, öyle idare edilirsiniz!” Tabanda ne var ise, tavana akseden, odur. Osman Tarı beyin -ilk meclis milletvekillerinden Tahir Efendi’den naklen- ifadesiyle, “Sütün kaymağı, süt olur. Yoğurdun kaymağı, yoğurt kaymağı olur.” Varsa balın kaymağı, bal kaymağı olur; şerbetin kaymağı, şerbet kaymağı olur; zehrin kaymağı oluyorsa, o da zehir olur. Evet, tabanda ne var ise, tavana akseden, odur.
Bir toplum, kesb-i istikâmet edeceği âna kadar baştakilerin birden bire düzelmeleri ancak Enbiyâ-ı ızâma mahsus bir şey olmuştur. Tamamen şirazeden çıkmış, darmadağınık, hiçbir hakikat ile irtibatı kalmamış insanları, onlar, Cenâb-ı Hakk’ın önlerine serdiği proje/planlar ile, sonra o plan ve projeye göre gönderdiği mesajlar ile yeniden hizaya getirmişlerdir. Allah’ın izni-inayeti ile, en vahşî, en canavar insanlardan, bir yönüyle, insanlığın iftihar edebileceği bir topluluk oluşturmuşlardır. Onların dışında -esasen- taban ne ise, tavanın olacağı da odur.
Bir dönemde, mesela Emevî döneminde tabanda bozulma, şirazeden çıkma oldu. Allah, onlara Abdülmelik’i musallat etti, Velid’i musallat etti, Süleyman İbn Abdülmelik’i musallat etti. Bir dönemde Abbasîler -belki- istikameti korudular ama bozuldukları zaman, başta Seffâh vardı. Daha sonra da niceleri geldi; onlar da Emevîler dönemindeki Haccâc ve Yezîd gibi oralarda birer gadrin, zulmün, kahrın kahramanı (!) oldular, onun ile yâd edildiler hep. Evet, şeytanlara yakışır şekilde bir yâd edilme!.. Lanet ile anılan küstah cebâbireye rahmet okuttular.
Belki bizim kökümüzde de “kısmen” aynı şeyler yaşandı, “tam” diyemeyeceğim; Şecere-i Numâniye ile çatışmak istemiyorum; onun ile çatışmak, Muhyiddin İbn Arabî ile çatışmak demektir. O, onlar için “Râşid halifelerden sonra en istikamette olan idare sistemi” filan diyor. Kılı kırk yararcasına yaşadılar. Hükümdar, çok rahatlıkla Hacı Bayram’ın önünde diz çöktü; “Efendimiz ne buyururlar?” dedi. Koca Fatih, Akşemseddin karşısında diz çöktü; “Efendimiz acaba ne buyururlar?” dedi. Koca Yavuz, sekiz sene içinde kocaman iki tane devleti, üç tane devleti hizaya getirdi, âdetâ kan dökmeden, tamamen “Pes!” dediler. Döndü geldi ama “Efendimiz ne buyururlar?” dedi. Ve hocasının atının ayağından sıçrayan çamurlu cübbeyi de vasiyet etti, “Tabutumun üzerine koyun!” dedi. İhtimal öbür tarafa gittiğinde, “Senin ne amelin var?!” denilince, “Vallahi, Allah’ım! Benim bir amelim yok!..” Ama ameline bakınca, aslında binlerce insana yeter. Efendimiz’in Mâiz için ve Gâmidiye kadın için söylediği aynı şey: “Ameli, binlerce insana dağıtılsaydı, yine yeterdi ona.” Fakat, “Ben, hocamın cübbesini üzerime aldım, onun hatırına beni Cehennem’e koyma!”
Böyle idi; o zaman, böyle idi. Kılı kırk yararcasına yaşayan insanlar vardı. Taban öyle idi, tavan da ona göre oluşuyordu. Taban bozulunca, blokaj bozulunca, siz, o binanın duvarlarını demir ile yapsanız, bakır ile yapsanız, bilmem ne ile perçinleseniz bile -bir yönüyle blokaj/taban bozuk olduğundan dolayı, zemin bozuk olduğundan dolayı- Richter ölçeğine göre üç şiddetindeki bir zelzele ile yerle bir olur. Böyle bir duruma kaldık…
“Gidecektir bu son gâileler de art arda / Kim bilir, nasıl bir lütuf var sırada?!.”
Ama bir gayret bir çırpınış var. Bir yerine kadar mesafe alındığı söylenebilir. “Yolun bir kısmı -üçte biri mi, dörtte biri mi, beşte biri mi- kat’ edildi.” diyebilirsiniz. “Öyle ise tasalanma; mevsim, hazan değil / ‘Kader!’ de, eğilebildiğin kadar eğil.. // Gidecektir bu son gâileler de art arda / Kim bilir, nasıl bir lütuf var sırada?!.” Hep böyle kışları baharlar takip etmiş, kapkaranlık geceleri de gündüzler takip etmiştir.
O korkunç Cahiliye karanlığını Allah (celle celâluhu), Hazreti “Şems” diyebileceğim, Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-enâm ile aydınlatmıştır. Ama “Şems” dememişler O’na, “Kamer” demişler; çünkü “Şems” deyince, “Kamer”in ziyâ aldığı Zât anlaşılmış. Onun için O’na “Kamer-i Münîr”, etrafı aydınlatan, çevresinde sahabe gibi hâle oluşturan “Kamer-i Münîr” demişler. Kamerî Münîr (sallallâhu aleyhi ve sellem)…
Evet, o istikamette belli ölçüde bir mesafe alındığı söylenebilir, Allah’ın izni ve inayeti ile. Bu açıdan da Cenâb-ı Hak, alınan bu mesafeyi boşa çıkarmamak için, bir yere kadar o yolda yürüyenleri yolda sahipsiz/garip bırakmamak için, yolun sonuna kadar götürecektir onları… “Zuhura gelir, her ne ise hükm-ü kader / Hakk’a tefviz-i umûr et, ne elem çek, ne keder.” Yine, “Hep böyle gelmiş böyle gider” diyor aynı şâir: “Mihneti kendine zevk etmektir âlemde hüner / Şâd u gam-ı felek, böyle gelmiş, böyle gider.”
Not: Bu video, 12 Kasım 2018 tarihinde yayımlanan “Hüzün, Gönül ve Dil” isimli Bamteli sohbetinden hazırlanmıştır.





