İkindi Yağmurları – Ferec Duaları – “Vakt-i Merhûn” Sırrı

İkindi Yağmurları – Ferec Duaları – “Vakt-i Merhûn” Sırrı

Mağdur ve mazlumların ferec ve mahrece mazhar kılınmaları şahsî, içtimâî, kaderî pek çok kayıt ile mukayyettir; dolayısıyla ferec ve mahreç dualarımız bir vakt-i merhûna bağlı bulunabilir. 

Bir; esasen bir imtihan oluyoruz, bir mîâdı var bu meselenin. İnsan, bu imtihanda o mîâdı doldurup işin içinden pâk olarak, pîr u pâk olarak sıyrılıp çıkıyor.

İki; Cenâb-ı Hakk’ın belli bir dönemde bize lütfettiği imkanları rantabl değerlendirmediğimizden dolayı, Cenâb-ı Hak -adeta- “O vaktine erişip edâ edemediğiniz şeyleri katlayarak kaza edin!.” buyuruyor hâdiselerin diliyle. Kaza edince -malum- vaktin edasını da beraber yapıyorsunuz. Mesela; ikindiyi kaza ediyorsunuz; bir, ikindinin farzı, bir de başka bir farz. Bu defa vitesi yükselteceksiniz; dört ile gidiyorsanız, bu defa sekiz ile gideceksiniz. Bir de buna “temkin dörtlüsü” ilave edecekseniz şayet, on iki olur bu defa. Evet, edâ edeceksiniz onu; bu da ayrı bir mesele.

Vaktine erişip yapmanız gerekli olan şeyleri tam vaktinde edâ edemediğinizden dolayı… Mesela; başkaları ile dirsek temasına geçemediniz, şu dönemde yaptığınız gibi. Mesela; Ramazan iftarları tam veremediniz; üst seviyede, binlere tekâbül eden insanlar ile dirsek teması içinde olamadınız. Olsaydınız, sesiniz-soluğunuz, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun buyurduğu gibi, güneşin doğup-battığı her yere ulaşacaktı ve Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-enâm memnun olacaktı. Sizin rüyalarınıza girseydi, yaptığınız şeylerden dolayı size tebessümler yağdırması ile memnuniyetini gösterecekti.

Hiç tereddüdüm yok bunda; çünkü O’nun bundan başka arzusu ve isteği yoktur: لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ hakikati, dünyanın dört bir yanında şehbal açsın. Yahya Kemal’in Ezan şiirinde dediği gibi:

“Emr-i bülendsin ey ezân-ı Muhammedî
Kâfî değil sadâna cihân-ı Muhammedî
Sultan Selim-i Evvel’i râm etmeyip ecel,
Fethetmeliydi âlemi, şân-ı Muhammedî..
Gök nûra gark olur nice yüz bin minareden,
Şehbâl açınca rûh-i revân-ı Muhammedî..
Ervâh cümleten görür “Allahu Ekber”i
Akseyleyince arşa, lisân-ı Muhammedî..
Üsküp’te kabr-i mâdere olsun bu nev gazel,
Bir tuhfe-i bedi’ ü beyân-ı Muhammedî.” Sallallâhu aleyhi ve sellem…

Evet, O’nun size gösterdiği hedef, bu; gayb-bîn gözüyle görmüş, “Bir gün böyle olacak!” demiş. Aynı zamanda size bir hedef göstermiş; “O hedefi siz, kendi nesliniz olarak yakalamaya bakın!” Ama size müyesser olmayabilir. Siz o yolun yolcusu iseniz, hedefe terettüp eden sevap/derece ne ise, Allah, size onu verir; çünkü siz, hedefe göre kendinizi planladınız.

Bunun gibi; bir de bu… Cenâb-ı Hak, bize çok geniş imkanlar bahşetti, acaba bunlar rantabl değerlendirildi mi? Onun için “Ferec ve mahreç şahsî, içtimâî, kaderî pek çok kayıt ile mukayyet.”  diyoruz; çok değişik yönleri var bu meselelerin.

Bir diğer husus; zalimleri iyi idare etme filan meselesi… İnsanlığın İftihar Tablosu, on üç sene Mekke-i Mükerreme’de eziyet görmüştü. Zâlimler, kâfirler, münafıklar, müşrikler, daha başka bütün bütün Allah belası ne kadar -bağışlayın- zirüzeber insan var ise, hepsi âdeta eziyet etmede, zulmetmede yarışmışlardı. Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) o zaman yapması gerekli olan şeyleri yapmıştı, hicret buyuracağı âna kadar. Yoksa iflah etmezlerdi o insanlar.

O, hicret buyurduğu zaman, Sevr sultanlığına kadar gidip, o kötü niyet ile kılıç bilemeleri gösteriyor ki, çok kötü şeyler düşünüyorlardı. Bugün, günümüzde bazı İslam ülkelerinde bir kısım tiranların aynı şeyleri düşündükleri gibi… “Evladından ayrı anne.. ölürse ölsün, bana ne!.. Benim saltanatım gitmedikten sonra!..” Bakın şu İslam dünyasına… Kapkara olmuş çehresi ile, kapkara saraylarda, kapkara düşüncelerle, hep kapkara dumanlar içinde insanları götüren insanlar… Evet, öyle bir şey fakat Allah’ın izni-inayeti ile, O yapması gerekli olan şeyleri yapmış ve sıyrılması gerekli olan günde de sıyrılmış-etmiş. Ama on üç sene onca şeylere maruz kalmasına rağmen, Allah’ın izni-inayeti ile, davasını bayraklaştıracak şekilde, Yesrib’i Medine yapmış, medeniyet merkezi yapmış. Bir muvazene unsuru olmuş, Hazreti Ömer döneminde. Hem de kısa bir sürede. “Kaç sene bu?” diyeceksiniz. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) Medine’de on sene; Hazreti Ebu Bekir, üç seneye yakın; Hazreti Ömer efendimiz on sene; düşünün, yirmi üç sene… Atın-katırın sırtında… Tank ile, top ile, tayyare ile değil. Bir nesil… Bir nesil…

Ferec ve mahreç duasının yanı sıra Allah’tan hem kendimiz hem de kardeşlerimiz için sekîne ve itminan istemeliyiz. Zira sekîne ve itminana mazhar bir kalb, dünyevî endişelerden kurtulur ve sadece Hak hoşnutluğuna bağlı bulunur.

Dolayısıyla ferec ve mahreç dualarımız, vakt-i merhûna bağlı bulunabiliyor. Buna göre, ya arınmamız söz konusu, ya kaderin takdir buyurduğu mîâd var. Cenâb-ı Hak, bizi nezd-i Ulûhiyetine arınmış olarak, pâk, pirüpak olarak almak istiyor. O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) arkasındaki insanların, “Yıldızlarım!” buyurduğu, أَصْحَابِي كَالنُّجُومِ، بِأَيِّهِمْ اِقْتَدَيْتُمْ اِهْتَدَيْتُمْ “Benim sahabîlerim yıldızlar gibidir; hangisine tutunursanız, hidayete erer, Bana ulaşırsınız!” buyurduğu O’nun ashabının arkasında saf bağlamak için esasen o ölçüde arınma, pirüpak olma mevzuu… O noktayı ihraz etmek için, o mevzuda bir kıvam sergileme, bir mukavemet sergileme… Hakikaten, Allah’ın izni-inayeti ile O’nun sesini-soluğunu bütün dünyaya duyurabilecek bir kıvam sergileme…

Şimdi Cenab-ı Hak, bunları murad buyurmuş ise, bunların hepsi azap gibi, ızdırap gibi, çile gibi görünse bile, yine Cenab-ı Hakk’ın rahmet tecelli-boyunda bize bir ihsanıdır; rahmet tayfları şeklinde algılayabilirsiniz bunları da. Evet, tereddüt etmeden… Dolayısıyla, onu intizar etmek lazım; acele etmemeli o mevzuda.

Kur’an buyuruyor: إِلاَّ تَنْصُرُوهُ فَقَدْ نَصَرَهُ اللهُ إِذْ أَخْرَجَهُ الَّذِينَ كَفَرُوا ثَانِيَ اثْنَيْنِ إِذْ هُمَا فِي الْغَارِ إِذْ يَقُولُ لِصَاحِبِهِ لاَ تَحْزَنْ إِنَّ اللهَ مَعَنَا فَأَنْزَلَ اللهُ سَكِينَتَهُ عَلَيْهِ وَأَيَّدَهُ بِجُنُودٍ لَمْ تَرَوْهَا وَجَعَلَ كَلِمَةَ الَّذِينَ كَفَرُوا السُّفْلَى وَكَلِمَةُ اللهِ هِيَ الْعُلْيَا وَاللهُ عَزِيزٌ حَكِيمٌ “Eğer Siz Peygambere yardımcı olmazsanız, Allah vaktiyle ona yardım ettiği gibi yine yardım eder. Hani kâfirler onu Mekke’den çıkardıklarında, iki kişiden biri olarak mağarada iken arkadaşına, ‘Hiç tasalanma, zira Allah bizimle beraberdir.’ diyordu. Derken Allah onun üzerine sekînesini, huzur ve güven duygusunu indirdi ve onu, görmediğiniz ordularla destekledi. Kâfirlerin dâvasını alçalttı. Allah’ın dini ise zaten yücedir. Çünkü Allah azîzdir, hakîmdir (mutlak galiptir, tam hüküm ve hikmet sahibidir).” (Tevbe, 9/40)

Sevr sultanlığında, Hazreti Ebu Bekir’in heyecanı, “Efendim’e bir şey olur diye!” endişesinden kaynaklanıyordu. Fakat Allah Rasûlü (aleyhissalâtü vesselam) orada hiçbir şey yokmuş gibi davranıyordu. Onlar dolaşıp duruyorlar; O onların ayaklarını görüyor orada, belki ayaklarının sesini de duyuyor; öyle, mağara derin bir mağara değil. Ama örümcek ağı ile Allah (celle celâluhu) ahmakların önünü kesiyor; iki tane güvercin ile Allah, münafıkların önünü kesiyor. لاَ تَحْزَنْ إِنَّ اللهَ مَعَنَا “Tasalanma dostum! Allah, bizimle beraberdir!” diyor. فَأَنْزَلَ اللهُ سَكِينَتَهُ عَلَيْهِ وَأَيَّدَهُ بِجُنُودٍ لَمْ تَرَوْهَا وَجَعَلَ كَلِمَةَ الَّذِينَ كَفَرُوا السُّفْلَى وَكَلِمَةُ اللهِ هِيَ الْعُلْيَا “Derken Allah onun üzerine sekînesini, huzur ve güven duygusunu indirdi ve onu, görmediğiniz ordularla destekledi. Kâfirlerin dâvasını alçalttı. Allah’ın dini ise zaten yücedir.” Allah’ın kelimesi, ulyâ; kâfirlerin kelimesi, diyeceği-edeceği şeyler ise süflâ. Endişe etmeyin!.. اَلْحَقُّ يَعْلُو وَلاَ يُعْلَى عَلَيْهِ “Hak daima üstün gelir; hakka galebe edilmez.”

İşte Efendimiz’e o sekînenin inmesi, bir mana şeklinde oluyor, kalbde bir itmi’nan hâsıl oluyor. Kalbe inen -esasen- bir itmi’nân… Ne var ki, bunların hepsi, O’na bir teveccüh-i tam ile teveccüh etmeye vabestedir. Siz, teveccüh ederseniz, teveccüh, teveccüh doğurur. Teveccüh edin, teveccüh bulun!..

Allah’ın inayetinin bir tezahürü de Amerika’daki mahkeme oldu; Cenâb-ı Hak, çamur atma ve adam kaçırma eşkıyalığı da ihtiva eden bütün entrika ve komplolarını başlarına geçirdi.

Cenâb-ı Hak, inayetini sizinle/bizimle eylesin!.. İttirdi; iyi bir yerde duruyoruz. Yanılıp yanılıp zâlimlerin içinde bulunabilirdik. İşledikleri zulümlere bir kısım humekânın (ahmak ve sefillerin), ahmak-ı humekâdan tahammuk etmiş (en ahmak ve sefil kimselerden daha ahmak hale düşmüş) insanların bulundukları gibi bulunabilirdik. Sürü gibi onların arkasından sürüklenebilirdik. Allah (celle celâluhu), değişik şekilde ayıkladı. Bazı arkadaşlarınızı içeriye koydu. Bir kısmı da sizler gibi hicret etti. Bununla İnsanlığın İftihar Tablosu’nun “Benim namım, güneşin doğup-battığı her yere gidecektir.” müjde ve hedefini gerçekleştiriyor.

Dünyada şu anda sizi duymayan insan yok!.. Amerika’da şu anda bir mahkeme oluyor. (Bakınız: http://www.tr724.com/akpli-4-bakan-washingtondaki-mahkeme-dosyasinda-guleni-kacirma-davasi-basladi/ ve https://zamanaustralia.com/2019/07/24/abdde-juri-kararini-verdi-guleni-kacirma-davasinda-amerikali-is-adami-kian-oybirligiyle-suclu-bulundu/) Tam yirmi tane güçlü şirket -burada- kiralamışlar, güçlü avukatlar tutmuşlar, “Harekete mensup insanları derdest edin.” diye… Başta sizin arkadaşlarınızdan bir Kıtmîr var, başta o olmak üzere… Tabii o olduktan sonra, burası Türkiye’ye insanları taşımak için bir liman, bir rampa olacak. Birer birer herkesi derdest edip, oraya gönderecekler. Artık onlar da orada hücrelerde ölüme terkedilecekler. Yirmi tane, otuz tane avukat tutuyorlar; yirmi tane, otuz tane şirket buluyorlar. Tonlarla para harcıyorlar… Sadece bir tanesi biliniyor medyada ama savcılar hepsini biliyorlar. Bir tanesi de bir adam için sadece on beş milyon dolar… Ve bu meseleyi teklif edenler, pazarlık yapanlar da o Kapadokya’dan iki tane… Neyse isimlerini söylersem gıybet olur; iki tane bakan. Bakan… Evet, bakıp da göremeyen insanlar; bakan… Şimdi bir tane insan için böyle yaparlarsa, meseleyi beyninden vurdukları zaman, esasen diğerlerine ne yapacaklarını kestiremezsiniz.

Böyle bir hınç karşısında, Allah (celle celâluhu), sizi koruyor. Hâlâ her gün gelip insanlar, oraya sığınıyorlar. Estağfirullah “sığınma” ne demek; esasen misyonlarını edâ etmek üzere yer değiştiriyorlar, cebrî hicret yapıyorlar. “Cebrî hicret” de “ihtiyarî hicret” de çok değerli; râcih-mercûh münasebetiyle bazı yönleri ile o efdal, bazı yönleriyle de o efdal. Evet, dünküler ihtiyarî hicret ile sevabı kazandılar. Bugünküler de yerlerini-yurtlarını, mallarını-mülklerini terk ettiler; bir yönüyle onun acısı var sinelerinde ama “Olsun!” diyorlar, “Dünyanın dört bir yanında Ruh-u Revân-i Muhammedî şehbal açsın da, ne olursa olsun!” diyorlar.

اَللَّهُمَّ أَعِنَّا عَلَى ذِكْرِكَ، وَشُكْرِكَ، وَحُسْنِ عِبَادَتِكَ * اَللَّهُمَّ انْصُرْنَا عَلَى أَعْدَائِنَا كُلِّهِمْ أَجْمَعِينَ؛ مِنَ السِّيَاسِيِّينَ، وَالْعَسْكَرِيِّينَ، وَالشُّرْطِيِّينَ، وَاْلاِسْتِخْبَارِيِّينَ، وَالْعَدْلِيِّينَ، وَالْمُلْكِيِّينَ، فِي كُلِّ أَنْحَاءِ الْعَالَمِ وَفِي كُلِّ نَوَاحِي الْحَيَاةِ * يَا عَزِيزُ يَا جَبَّارُ، يَا جَلِيلُ يَا قَهَّارُ، اِسْتَجِبْ دَعَوَاتِنَا، وَلاَ تُخَيِّبْ رَجَاءَنَا، وَلاَ تَرُدَّنَا خَائِبِينَ، وَإِنْ لَمْ نَكُنْ أَهْلاً، فَأَنْتَ أَهْلٌ لِذَاكَ، يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ، يَا ذَا الْجَلاَلِ وَاْلإِكْرَامِ

“Allah’ım, hep zikrinle yaşayıp gafletten uzak kalarak Seni sürekli yâd etme, nimetlerin karşısında Sana karşı şükür hisleriyle dopdolu olma ve hakkıyla kullukta bulunup ibadetleri en güzel şekilde yerine getirme hususlarında bize yardım et. Allah’ım, bize düşmanlık yapan politikacı, bürokrat, asker, polis, istihbaratçı, hukukçu ve diğer meslek erbabının bütününe karşı hayatın her biriminde ve dünyanın her yanında bize yardım et. Ey mutlak galip Azîz ü Cebbâr, Celil ü Kahhâr; dualarımıza icabet buyur; ümit ve beklentilerimizde bizi inkisara uğratma ve ellerimizi boş çevirme. Biz buna layık olmasak da böyle bir lütf ü kerem Senin şanındandır. Ey Erhamerrâhimîn, ey Celal ve İkrâm Sahibi!..”

Not: Bu video, 29 Temuz 2019 tarihinde yayımlanan “İmtihan, Sekîne ve Kurtuluş” isimli Bamteli sohbetinden hazırlanmıştır.