Yitiklerimizi bulma ve yeniden dirilişe erme istikametinde ümit ve azim ile yürüyorduk ki, hüsnüzan yanılgımızı suiistimal eden gulyabaniler önümüzü kestiler.
Dünyanın dört bir yanına açılan arkadaşlar, peygamberler yolunda, o ruhu yeniden ihyâ etme yolunda yürüdüler: Çöle çevrilmiş yerlere tohumlar şeklinde saçılma.. “Bir gün bu tohumlar başağa yürüyecek!” mülahazasıyla hareket etme.. kendilerini silme, kendilerinin yerinde mefkûlerini, gaye-i hayallerini ihyâ etme.. dünyanın ihyâ edilmesini, insanlığın ihyâ edilmesini o ihyaya bağlama.. “Biz, böyle tohumlar şeklinde kendimiz adına yok olursak, kendimizi düşünmeyecek kadar bu mevzuda, fenâ-fillah, bekâ billah maallah olursak, Allah’ın izni-inayetiyle, öyle bir diriliş gerçekleşir ki, hakikaten herkese parmak ısırttırır ve herkes bizi parmakla işaretler.” Buna eskilerin ifadesiyle “müşârun bi’l-benân” denirdi, parmakla gösterilme mevzuu, Allah’ın izni-inayetiyle. Böyle bir şeye doğru gidiliyordu. Yani, yitiklerin telafisi, yitiklerin yeniden bulunması istikametinde bir yoldu yürünüyordu.
Umur-i hayriyenin muzır mânileri olur. Şeytanlar, bu hizmetin hâdimleriyle, bu yola açılmışlar ile çok uğraşırlar. Bu şeytanların bazıları, insan şeklindedir; aynı zamanda gücü-kuvveti elinde bulunanlar şeklindedir. Bunlar, bu istikamette (yüksek insanî değerleri ihyâ yoluna) açılmış insanları kösteklemek, frenlemek, kündeye getirmek için, onların dökülüp yollarda kalmaları adına lazım gelen her şeyi yaparlar. Kimilerini derdest eder, içeriye atarlar. Kimilerini ayrıştırırlar, aynı zamanda onları değersizleştirirler; hor-hakir hâle getirir, tesirlerini kırmaya çalışırlar. Kimilerini ellerinden gelirse, öldürürler, yok etmeye çalışırlar. Ve böylece bütün dağılma yollarını, derbeder olma yollarını değerlendirirler. Şeytanlar, bu hizmetin hâdimleriyle çok uğraşırlar.
Bu açıdan da dünyanın dört bir yanına nâm-ı celîl-i İlahîyi ve nâm-ı celîl-i Nebevîyi götürüp insanlığa duyurma istikametinde hareket eden insanlar, değişik köşe başlarında bu türlü gulyabanîler ile karşı karşıya geleceklerini hatırdan dûr etmemeliler. Hemen her zaman böyle biri ile karşılaşabilecekleri mülahazasına göre hareket etmeliler.
Biz, belki aldandık… Ziya Paşa’nın “Aldandık!” dediği gibi: “Eyvah bu bâzîçede bizler yine yandık / Zira ki ziyan ortada bilmem ne kazandık!” O istikamette bir başka söz: “Gönül, her zaman arar-durur bir yâr-ı sâdık / Bazen de ‘Sâdık!’ dedikleri, çıkar münafık.” Karşınıza çıkar, geleceklerini -bir yönüyle- bayraklaştırma istikametinde “hak” derler, hak nağmeleri ile size neler neler dinletirler. “Adalet” derler, adalet türküleri söylerler. “İnsanî değerler” derler, Rast makamından bayıltacak şeylerle sizi meşgul ederler. Evet, “Biz ki ehl-i imanız, aldanırız, fakat aldatmayız.” Siz de hüsnüzannınıza yenik düşer, aldanırsınız. Ve dolayısıyla da onların arkasından koşarsınız.
Evet, bu, çoğu zaman mü’minlerin acı kaderi olmuştur: Hüsnüzanlarına yenik düşmüşlerdir. Çağın Sözcüsü, “Biz ki hakikî müslümanız, aldanırız fakat aldatmayız. Bir hayat için, yalana tenezzül etmeyiz.” diyor. “Biz ki mü’miniz, aldanırız, fakat aldatmayız!” Evet, aldandık… Her zaman sâdık bir insan aradık… Fakat sâdık dediklerimiz çıktı münafık…
Yine, onun ifadesi ile, bu asır, nifak asrı, enâniyet asrı, bilerek dünya hayatını âhirete tercih asrı. Gördüğünüz gibi insanlar, bire kanaat etmiyorlar, iki; ikiye kanaat etmiyorlar, üç; üçe kanaat etmiyorlar, dört; dörde kanaat etmiyorlar, on; ona kanaat etmiyorlar, yüz… İnsanlığın İftihar Tablosu, Hadis kitaplarında, çöküş dönemleri ile alakalı, din adına kırılış dönemleri ile alakalı, fay kırılmalarının yaşandığı dönemler ile alakalı ifade buyuruyor ki: “İki dağ altını olsa, üçüncüsünü ister!” Öyle bir hırs, öyle bir dünyaperestlik, hafizanallah.
Evet, siz de hiç farkına varmadan, onların bu arzularına âlet edilmiş olabilirsiniz. Ama inşaallah başlara inen o balyoz uyarmış olur; Ebu Bekir yoluna, Ömer yoluna, Osman yoluna, Ali yoluna, selef-i sâlihîn yoluna, bir dönemde sizin de birkaç asır hakikî manada temsil ettiğiniz gerçek Müslümanlık yoluna insanlar yönelmiş olurlar ve Allah yönlendirmiş olur!.. Cenâb-ı Hak, en yakın zamanda öyle bir ufka yönlendirsin. Yitiklerimizi gidermeye, telafi etmeye bizleri muvaffak eylesin!..
“Nereden nereye?!.” Zirveden dereye…
“Feragat yâ Hû!” deniyor, elektronik tabloda. Her şeyden feragat etmeyince, elde edeceğiniz şeyleri elde edemezsiniz. Ne eve takılacaksın, ne evciye takılacaksın, ne evlâd u ıyâle takılacaksın, ne anneye-babaya takılacaksın, ne köye-kasabaya takılacaksın, ne saltanata-debdebeye-yıldıza takılacaksın, ne makama-mansıba takılacaksın!.. “Bed asla necâbet mi verir hiç üniforma? / Zer-dûz palan ursan…” O tabiri kullanmayacağım, “şey” diyeceğim; “…yine şey, yine şeydir.”
Kaybettiğimiz şeyler, müsellem. Ben, min-vechin bir kısmını arz ettim.. Bunların çoğuna da serkârlar tarafından sebebiyet verildi. Bir örnek isteyecek olursanız; Topkapı’dan Dolmabahçe’ye geçişle esasen, tepe-taklak bir duruma geldik biz. İ’tilâ (yükseliş, şahlanış) dönemimiz bizim esas Topkapı ile olmuştu. Duyûn-i Umûmîye altında iki büklüm inlerken, on altı ton altını yaldızlamasına sarf ettiğimiz o sarayları yaptık. O insanlar Müslümandı; namaz kılıyorlardı, oruç tutuyorlardı. Fakat kıvam kaybı yaşıyorlardı, renk atmıştı, solmuşlardı, desen kaybı içindeydiler. Onlara baktığınız zaman, Hazreti Rasûlullah’ı hatırlayamıyordunuz! Onlar, Allah’ı hatırlatmıyordu. Ve debdebeye yenik düşmüşlerdi. Müslümandılar; günümüzün bazı talihsiz ülkelerine musallat olmuş parazitler gibi… Gü-nü-mü-zün ba-zı İs-lam ül-ke-le-ri-ne mu-sal-lat ol-muş pa-ra-zit-ler gi-bi… Güveler gibi, içten içe “yün” diye toplumu kemiriyor ve öğütüyorlar. Öyle oldu; kayıplar oldu.
Kayma noktaları çoktur; bu noktalardan birisi, işte o; Devlet-i Aliyye’deki çözülüş. Murad Hüdâvendigâr -I. Murad da deniyor- Sırpsındığı’nda, sinesinden hançer yiyip ruhunun ufkuna yürüyeceği ân, belki dudakları zor kıpırdıyordu ama son söylediği sözler “Attan inmeyesüz!” oldu. Attan indik, merkûba bindik, zirvelerden, derenin dibine indik.
Hani birileri diyor: “Nereden nereye!” Zirveden dereye… Ahırdan mereğe (samanlığa)… Kimse aklını peynirle yememiş. Nereden, nereye? Görüyor herkes onu…
Evet, çözülüş öyle oldu. Fakat yitirdiğimiz şeyleri bulma adına belki tarihin sayfaları arasında yeniden meseleyi bir kere daha mütalaaya tâbi tutmamız, analizlerimizi ve sentezlerimizi ona bakarak yapmamız lazım.
Not: Bu video, 15 Nisan 2019 tarihinde yayımlanan “Yitiklerimiz, Arayış ve Diriliş” isimli Bamteli sohbetinden hazırlanmıştır.





