İkindi Yağmurları – Bir Kere Değişen…

İkindi Yağmurları – Bir Kere Değişen…

Kadere rıza, öyle yüksek bir pâyedir ki!.. Hiçbir şey yapmamış gibi görünürsün; fakat sen öbür tarafa gittiğinde, terazinin bir kefesine koyarlar zühullerini senin. Sana “hata” demeyeceğim; hata da olabilir, çünkü hatadan kalem merfûdur. (Yazıcı meleklerin kalemleri, hataları ve nisyanları yazmaz; hata ve nisyandan mesuliyet olmaz.) Nisyanlarını bir kefeye koyarlar. Kefe, birden bire yere oturur. Sonra, hiç farkına varmadan, getirir oraya bir pazubent gibi bir şey koyarlar, öbür kefeye. Birden bire diğer kefe yukarıya kalkar; o, aşağıya iner. Sorarsın: “Ya Rabbi, bu nedir?” “Bu, kelime-i tevhîd.” denilir; o, لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ hakikatidir: “Allah’tan başka Ma’bud-i bil-hak, Maksûd-i bil-istihkâk yok! Ben, onun Rubûbiyetine razı oldum!” رَضِينَا بِاللهِ رَبًّا، وَبِاْلإِسْلاَمِ دِينًا، وَبِمُحَمَّدٍ (صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ) رَسُولاً نَبِيًّا “Rab olarak Allah’tan, din olarak İslâm’dan, rasûl/nebi olarak da Hazreti Muhammed’den (sallallâhu aleyhi ve sellem) razı olduk.”

Cenâb-ı Hak, musibetler karşısında “rıza” ile, O’ndan razı olmak ile, sizi öyle pâyelere yükseltir ki!.. “Allah Allah! Bu negatif şey ile, insan nasıl oluyor da böyle Cebrail ile hemhâl hâle geliyor, topuk topuğa geliyor, diz dize geliyor, omuz omuza geliyor?” Ve Cebrail yarım adım geriye çekilerek, -Öyle diyorum, çünkü Efendimiz’de adım adım geriye çekildi) “Allah Allah! Cismaniyet var, hayvaniyet var, garîze-i beşeriye var, farklı olumsuz duygular var bunda; bunları nasıl aştı, buraya ulaştı?!” diye hayret edecek. Çünkü sen farklı bir yapıya sahipsin. Onlar, nurdan yaratılmış, Cenâb-ı Hakk’ın rızasından başka bir şey düşünmüyorlar. Fakat senin mahiyetinde şeytanın oklarına hedef yeri de var, melâike-i kiramın nazargâhı olan yerler de var, aynı zamanda -Melâike-i kiram için hâşâ “Bırakın!” demeyeceğim; onları katmayalım işin içine- Cenâb-ı Hakk’ın tecelligâh-ı İlahîsi olan bir “beyt-i Hudâ” var. Bir beyt-i Hudâ… “Dil, beyt-i Hudâ’dır, anı pâk eyle sivâdan / Kasrına nüzul eyleye Rahman, gecelerde.” diyor İbrahim Hakkı hazretleri.

Şimdi, “rıza” birden bire, amûdî olarak, -şimdi “dikey” deniyor, amudî olarak- seni öyle bir noktaya yükseltir ki, sonra kendin, öyle bir noktada döner, o dönemde başına gelen şeylere tebessüm yağdırırsın: “Ne komik şeyler imiş onlar! Bize ‘Terörist!’ demişler bir kısım komik insanlar, ‘Terörist!’ demişler.” dersin.

Biz, gönlümüzü O’na kaptırmışız. Gönül O’na kaptırılmış ise şayet, o türlü olumsuz şeyleri düşünmez. Nasıl, yine Alvar İmamı diyor, Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm için: “Sana, Cânân, gönül hayran nedendir / Cemâlin gün gibi rahşan, nedendir / Kaşındır kâbe kavseyni ev ednâ / Yüzündür sûre-i Rahman, nedendir?!.” Öyle birisinin arkasında yürüyorsun ve öyle bir noktaya doğru yürüyorsun ki, dünyanın binlerce sene mesûdâne hayatı, ân-ı seyyâlesine denk gelmez! Kazanımın bu ise, burada çektiğin bu şeyler, seni o noktaya götüren faktörlerdir. رَضِينَا “Razı olduk!” de!.. حَسْبِيَ اللهُ لاَ إِلَهَ إِلاَّ هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ “Allah bana yeter. O’ndan başka ilah yoktur. Ben yalnız O’na dayanırım. Çünkü O, büyük Arş’ın, muazzam hükümranlığın sahibidir.” (Tevbe, 9/129) de, soluklan; o, sana oksijen gibi gelecek: حَسْبِيَ اللهُ لاَ إِلَهَ إِلاَّ هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ “Allah, bana kâfi ve vâfîdir; O, ne güzel Mevlâ’dır.” عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ “Ben de işte o Mevlâ’ya tevekkül ettim!” وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ “Arş-ı Azîm’in Rabbi, O’dur. Benim de O’na bağlı olduğum, dilbestesi olduğum, dildârı olduğum, Arş-ı Azim’in Rabbidir O.”

Bütün bu kazanımlar karşısında, kazanma kuşağında kaybeden insanların size çektirdikleri şeyleri gözünüzde çok büyüterek, nöronlarınızı kirletmeyin!.. Elinizden geliyorsa, onlar için hidayet dileğinde bulunun!.. اِهْدِنَا وَاهْدِهِمْ “Allah’ım bize hidayet et; onları da hidayete erdir.” deyin. Kur’an-ı Kerim, اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ duasını talim buyuruyor; mütekellim-i ma’a’l-ğayr (birinci çoğul şahıs sigası) ile. Onlar da girebilir buraya; fakat her şeye rağmen, siz, o meseleyi te’kid ile söyleyin; onları da dışarıda bırakmama civanmertliğini gösterin: اِهْدِنَا وَاهْدِهِمْ اَلصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ، صِرَاطَ الَّذِينَ أَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلاَ الضَّالِّينَ، آمِين “Bize hidayet et; onları da doğru yola, kendilerine nimet verdiklerinin yoluna ilet, gazaba uğrayanlarınkine ve sapıklarınkine değil.”

Donanımınız itibarıyla, sizi donatan O’dur. Gelecek adına sergileyeceğiniz performanstan ötürü Allah (celle celâluhu), Rahmâniyeti ile, Rahîmiyeti ile muamele yapıp sizi bağışlayabilir. O, müsellem; o, mahfuz. Onu antrparantez geçelim. Fakat esas olarak, temel disiplin olarak, “iman”dan sonra “amel” gelir. Amelsiz iman, kurumaya mahkûm bir ağaç gibidir. Dolayısıyla da elli bin defa başından yağmur yağsa, toprak bütün kuvve-i inbâtiyesi ile onun imdadına koşsa, bilmem ne karbondioksitler başından aşağıya aksa, “Yahu diril bunlar ile!” dese, yine dirilmez, yine dirilmez, yine dirilmez. Amelsiz iman, sönmeye mahkûmdur. Ve aynı zamanda marifetsiz amel de yorgunluktan, insanda yorgunluk hâsıl etmekten başka bir şey yapmaz. “Marifet” olacak. Sonra marifet, o meşcereliğinde “muhabbet-i İlahiyeyi” geliştirecek. İçinizde bir “Allah Sevgisi” hâsıl olacak ki, siz, إِلاَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ beyanıyla işaret edildiği gibi, imandan amele, amel-i sâlihten marifete, marifetten muhabbete ve gücünüz yetiyorsa, “Hel min mezîd… Daha yok mu, daha yok mu, daha yok mu?!” deyip iştiyâk-ı likâullaha doğru hep adım atmaya devam edeceksiniz.

Bunlar, birbirini tamamlayıcı şeyler. Bu baştaki “amel” dediğimiz mesele, işin ilk basamağıdır. Bir şeye ilk adım, son adım adına çok önemli bir faktördür. Kötülük de öyledir; kötülük adına atılan bir adım, başka kötülüklere de kapı aralamış olur. Bir kere yalan söyleyen, her zaman söyleyebilir; bir yönüyle, yalana karşı kapıyı aralamış demektir. Bir kere iftira eden, her zaman iftira edebilir. Bir kere sabah başka, akşam başka beyanatlarda bulunan, ömür boyu sabah başka, akşam başka, başka türlü görüntüler ile karşınıza çıkabilir. Bir kere inhiraf etti mi, kalb bir kere lekelendi mi, كَلَّا بَلْ رَانَ عَلَى قُلُوبِهِمْ مَا كَانُوا يَكْسِبُونَ “Hayır hayır! Gerçek şu ki, onlar yapa geldikleri o kötü işler yüzünden kalblerini is-pas sardı da (ondan dolayı inkâr yaşıyorlar.)” (Mutaffifîn, 83/14) damgasını yedi mi, o kirlenme başka kirlenmelere bir çağrı, bir davetiyedir. Kalb, كَلَّا بَلْ رَانَ عَلَى قُلُوبِهِمْ beyanında dikkat çekilen “reyn” ile, böyle bir leke ile bir kere lekelenirse, bu, başkalarına bir çağrıdır; kolaylaşır.

Ama çar çabuk, hemen, bir arınma kurnasına koşarsanız.. istiğfar ile yarlıgama dilerseniz.. tevbe ile “Sana döndüm!” derseniz.. inâbe ile dönüşünüzü te’kid ederseniz.. “evbe” ile -bir yönüyle- Hakk’a dönmede tamamen fâni olursanız.. artık “Ben!” diye bir şey yok.. “Sûrete nazar eyler isen sen ile ben var / Ammâ ki hakikatte, ne sen var ne de ben var.” Evbe’de, işte o durum söz konusudur. Artık ne “ben” var orada, ne de “sen” var; sadece O (celle celâluhu) var. Orada insanın kalbi, sadece “Hû” diye soluklanır, “Hüve” der durur.

Hazreti Gazzâlî’nin İhyâ’sında ifade ettiği gibi, aynı zaman Hazreti Pîr-i Mugân, Şem’-î Tâbân da ifade ediyor: İnsan için, rahmet-i ilahiye mülahazasıyla aldanma da muhtemeldir. Yapar, yapar, bağışlayın akla hayale gelmedik haltları karıştırır; sonra “Allah, Gafûr ve Rahim’dir!” der, teselli olur onunla. Bakın bu, şeytanın sağdan gelmesi demektir esasen. Yahu niye günaha girmeden önce, “Allah, Gafûr ve Rahîmdir!” demiyorsun?!. Hataların vardır, nisyanın vardır. Beyân-ı Nebevî içinde, “Kalem, hata ve nisyandan kaldırılmıştır, onları yazmaz.” Hata… Ama Rabbimize karşı ayıptır.

Kıtmîr’in istiğfarında: أَلْفُ أَلْفِ أَسْتَغْفِرُ اللهَ مِنْ كُلِّ ذَنْبٍ، وَمِنْ كُلِّ خَطَإٍ، وَمِنْ كُلِّ مَعْصِيَةٍ، وَمِنْ كُلِّ مَا لاَ يُحِبُّ رَبُّنَا وَلاَ يَرْضَى، وَمَا لاَ يَنْبَغِي لَنَا، وَلاَ يَلِيقُ بِنَا “Bütün günahlardan, topyekûn hatalardan, Allah’a isyan manasına gelen her fiilden, Rabbimizin sevmeyeceği ve razı olmayacağı hal, tavır ve işlerin tamamından, bir de üstümüze vazife olmayan, bize dünya ahiret fayda vermeyen ve katiyen yakışmayan şeylerin hepsinden binlerce kere, milyon defa istiğfar ediyorum.” Bize yakışmayan, Allah karşısında… Ben bakıyorum da o hatanın, o nisyanın ne numarası, ne de drobu uymuyor bana! Beni ahsen-i takvîme mazhar yaratan, icabından meleklerin önüne geçme imkânını, istidadını veren Allah’a (celle celâluhu) karşı yakışıksız, yaraşmayan şeyler… Onlardan da Allah’a sığınırım!..

Şimdi sürekli iyilik yaptığın halde, dilin hep bunu vird-i zebân ediyorsa, kazanıyorsun, farkına varmadan. Çünkü yine Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm buyuruyor ki: “Ne mutlu o insana ki, defter-i hasenâtında istiğfar çok olur!” Çok olsun diye O -Âişe validemizin ifadesi ile- bir mecliste bazen, yetmiş defa “Estağfirullah!” diyordu.

Not: 24 Eylül 2018 tarihli Bamteli’den hazırlanmıştır.