O açıdan da değişik kategorilerde emniyetin tesisi söz konusu. Tamamen kendini Hizmet’e adamış insanlar arasında daha derince bir emniyet duygusu… Allah’a imandan kaynaklanan, esâsât-ı İslamiyet’e imandan kaynaklanan, aynı zamanda Kitap ve Sünnet’e imandan kaynaklanan, sahabe örneğini görmekten, Siyer felsefesinden kaynaklanan, tam bir “emniyet ve güven temsilcisi” olma, o emniyet ve güveni kendi aralarında tesis etme…
Evet, aynı duyguyu paylaşma.. aynı anlayış istikametinde hareket etme.. birbirine çok fazla itiraz etmeme.. duygu ve düşüncelerini centilmence, efendice, gönül kırmadan ifade etme, ortaya koyma.. icabında bir başkası farklı bir düşünce ortaya koyduğu zaman, geriye adım atmasını da bilme.. kendi düşüncesinden vazgeçerek -biraz evvel hem belki de gelişi güzel söyledim- أَنْتُمْ أَعْلَمُ بِأُمُورِ عُقْبَاكُمْ “Ukbâya ait işleri siz benden iyi bilirsiniz!” mülahazasıyla, -efendim- “Sizin dediğiniz daha isabetli görünüyor!” deme… İsterse sonra başkaları, senin dediğin ve ettiğin şeyi isabetli bulsun ve gelip desinler ki, “Yahu, asıl senin dediğin doğruymuş. O gün bizim dediğimize sen, cevab-ı sevap verdin ama senin dediğin doğruymuş!” O kadar mehil tanıma onlara.. o kadar güven vadetme.. o kadar hakikate saygılı olma…
Hakkın Hatırı, Münazara Adabı ve İmam Azam Ebu Hanife Hazretleri
Değişik vesilelerle hep tekerrür ettiği gibi, bir kere daha tekrar etmek istiyorum, mazur görürseniz: Ebu Hanife, gecenin yarısına kadar talebeleriyle bazı meseleleri müzakere edermiş. Bizdeki münazara âdâbına göre; yoksa televizyonlardaki birbirine karşı saygısızlık yapma tartışması değil. Münazaranın âdâbı vardır, o mevzuda yazılmış kitaplar vardır: İnsanlar birbirlerine karşı hakikati nasıl savunacaklar? Herkes kendi düşüncesini nasıl ortaya koyacak? Nasıl ifade edecek onu? Geriye dönmesini nasıl yapacak? İleriye adım atmasını nasıl yapacak? Orada karşı tarafın duygu ve düşüncesine nasıl saygılı olacak? Kendi duygu ve düşüncelerine nasıl saygı toplayacak? Buna dair kitaplar yazılmış. Televizyonlardaki o tartışmalar, oradaki o tartışmalar, vahşîce boğuşmalar gibi bir şey. Öyle değil, “münazara âdâbı”na göre…
Ebu Hanife hazretleri, münazara âdâbına göre, gecenin yarısına kadar münazara yapıyor. Muhammed İbn Hasan eş-Şeybânî hazretleriyle, İmam Yusuf hazretleriyle, Züfer hazretleriyle… Beş bin tane, derslerine devam eden insan var. Birisi, mübalağa mı yaptı, bilemiyorum; yapabilir, çağımız, mübalağa çağı: “Elli bin tane, derslerini dinleyen insan vardı; kitaplara bakarak, derse iştirak ederek, onun mütalaalarını müzakere eden insanlar vardı.” demişti. “Elli bin” olmasın, “beş bin” bile olsa, öyle entelektüel, öyle kapasiteli, öyle yürekli, öyle hakşinâs insanın bulunması çok önemli; demek ki, o dönem, hakikaten bir “altın çağ”. Gecenin yarısına kadar müzakere ediyor. Ve sonra talebeler diyorlar ki: “Üstadım!” Ne diyorlarsa, “Ey büyük müctehid! Ey babayiğit adam!” Ne diyorlarsa, nasıl hitap ediyorlarsa o gün. “Senin dediğin gibiymiş bu!” diyorlar. Talebesiyle, meseleyi müzakere ediyor.
Hazret, gittikten sonra, bir daha temel kaynaklara müracaat ediyor; Kitap, Sünnet, Sahabe ve Tâbiîn’in kavilleri… Kendisi Tâbiîn’den değil; bazıları onun bir sahabî gördüğünden bahsederek, onu da Tâbiîn’den sayarlar; oysaki kendi, Tebe-i Tâbiîn’den, üçüncü sınıftan. Seleflerinin mütalaalarına, müzakerelerine, yorumlarına başvuruyor. Sabah namazına geldiğinde… Nasıl hitap ediyorsa onu da bilmiyorum, “Çocuklar!” mı diyor; yoksa Kıtmîr’in beraber ders müzakere ettiği ders arkadaşlarına dediği gibi, “Ali Hoca, Veli Hoca!” dediği gibi, öyle mi diyor, bilemiyorum. Ben, efendiler efendisi o insanın, kendi talebelerine seslenirken bile, efendiliğini koruduğuna inanarak, mutlaka onları tazimle yâd ettiğine inanıyorum. Nasıl diyordu, belki “Ey Ebu Yusuf Efendi! Ey Muhammed Efendi! Ey Züfer Efendi!” Paşazade çünkü, o da; “Ey Züfer Efendi!..” “Ben sabaha kadar, o dediğimiz meseleyi bir kere daha gözden geçirdim, sonra gördüm ki, benim değil de, sizin dediğiniz doğruymuş!”
Hakk’ın hatırı, âlidir; hiçbir hatıra fedâ edilmemelidir. İlle de “Benim dediğim dedik. Benim dediğime uyulmadığı takdirde, herkes yok edilmelidir, zindanlara atılmalıdır; taziplere, tehcirlere, tehditlere, tevkiflere maruz bırakılmalıdır!” Bu, Firavunların düşüncesi… Bu, zâlimlerin, gaddarların, hattârların, müfsitlerin düşüncesi!..
Ebu Hanife’nin düşüncesi, Râşit Halifeler’in düşüncesi, Efendimiz’in düşüncesi ise, meşveret yörüngeli. Ümmetine fikir soruyor, onlar bir şey söyleyince, dikkate alıyor. Geçen sohbette zikredildiği üzere, Selmân-ı Fârisî’nin mütalaasına uyarak, “Hendek!” diyor. Sahabesiyle meşveret ediyor; Uhud savaşında, dışarıya çıkıyor. Her şeyi O’ndan öğrendikleri bir insan… Onların düşüncelerine saygının gereği, “küçüklük” demiyor. Her şeyi O’ndan öğreniyorlar ama meşverette onların dediklerine uyuyor; Uhud’da dışarıya çıkıyor, yoksa Efendimiz’in kendi düşünceleri, içeride kalıp tabya savaşı vermek, müdafaa savaşı vermek istikametindeydi.
İnsanlığın İftihar Tablosu… O büyüğe bakın, Ebu Bekir’e bakın, Ömer’e bakın, Osman’a bakın, Ali’ye bakın, bakın!.. Ömer İbn Abdülaziz’e bakın, Hâdî’ye bakın, Mehdi’ye bakın, Mu’tasım’a bakın!.. Efendim… Süleyman Şah’a bakın, Osman Gazi’ye bakın, Orhan Gazi’ye bakın, Murad Hüdavendigar’a bakın, bakın!.. Bakın, hepsi o muhteşem karakteri temsil eden insanlardır.
Not: Bu video, 27 Şubat 2017 tarihinde yayımlanan “Siz Neredesiniz Ey Mü’minler!..” isimli Bamteli sohbetinden hazırlanmıştır.





