Bir Nefes (85) – Kur’an-ı Kerim’le İrtibat

Bir Nefes (85) – Kur’an-ı Kerim’le İrtibat

Yeniden Vira Bismillah deyip, baştan “Elif Lâm Mîm. Zâlikel kitâbu lâ raybe fîh, huden lil-muttakîn” dediğimizde, bu bize ne anlatıyor? Yani bu Kur’ân-ı Kerîm, müttakiler için bir hidayet kaynağıdır. Daha doğrusu, potansiyel olarak bir hidayet kaynağıdır.
 
Yani bir dip dalgalanmayla meseleyi ele almak lâzım. İster meseleyi yeniden başlatarak ele alalım, ister bir yönüyle dinin bize tahmil ettiği esaslar üzerinden… Bunlar nedir, neden ibarettir, bizim için ne ifade ediyor; meseleyi bu şekilde ele almak suretiyle, ta *“minel cinneti ven nâs”*e kadar, “Allah’ım, bütün bunları yapıyoruz; senin o müstesna, o muhtevası engin, insanı meleklerin önüne geçirecek o mükemmel kitabına uymaya çalışıyoruz ama insî ve cinnî şeytanlardan da Sana sığınıyoruz” diyebilmek… İşte bu ölçüdeki temkine kadar Kur’ân-ı Kerîm’e bakmak, onu böyle değerlendirmek mevzuudur.
Ondan sonra işte o âyetleri zamaniliklerinden çıkarırız. Biz onları her zamanın sesi soluğu hâline getiririz. Her zamanın insanına, sanki o gün inmiş gibi… Zaten esası da odur. Yani Kur’ân’ı sana inmiş gibi okuman. Hazreti Pir de öyle diyor: “Allah’tan dinliyor gibi, Cibrîl-i Emîn’den dinliyor gibi veya Hazreti Sâdık u Masdûk’tan dinliyor gibi…”
Bunlar bile esasında derece derecedir. Yani Hazreti Sâdık u Masdûk’tan dinleme meselesi üçüncü derecede bir şeydir. O zâta canımız kurban olsun; sanki Hazreti Cebrâil’den alıyor gibi, sanki Mütekellim-i Ezelî’den dinliyor gibi… Şimdi bu ne ifade ediyor size? Eğer Mütekellim-i Ezelî’den dinliyorsan, bu böyle kulak ardı edilecek bir şey değildir. Bu çok ciddi bir meseledir.
Belki bir kelimeyi duyduğun zaman onu on defa aklında evirip çevireceksin. Bütün nöronlarını ona emanet edeceksin. “Hele sen biraz kortekste bekle, ben yeniden sana müracaat edeceğim” diyeceksin. Bir dosyayı karıştırır gibi alıp onu bir kere daha baştan sona gözden geçireceksin. Onu istiyor yani bu mesele.
Hayatın ferdî, ailevî, içtimaî, idarî, siyasî, kültürel bütün alanlarıyla alâkalı.. Tarihimizle alâkalı.. Her şeyi alâkadar eden çok şey onun içinde bulmak mümkündür. Selef-i Sâlihîn —Allah ebeden onlardan razı olsun— kendi dönemlerinde mevcut ilimlerin tekvini emirlerin inkişafının onlara  verdikleri imkânları değerlendirmişlerdir.
Bugün ise Cenâb-ı Hak bu imkânları bahşetmiştir. Bir de duyduğunuz, hissettiğiniz, içinize sindirdiğiniz, içtenleştirdiğiniz, kemikleştirdiğiniz bu meseleleri bütün dünyanın dört bir yanına duyurmak için emrinize âmâde; gözünüzün içine bakan televizyonlar var, internetler var. Daha küçük çapta ve hızlıca ulaşmayı sağlayan telefonlar var.
Şimdi bu imkânları değerlendirerek o sahabiye yetişmek lâzım.  
Evet, o seviyeyi yakalayabilmek için… Ama kılıçla, kalkanla, kamâyla, okla, yayla değil; Kur’ân’ın elmas düsturlarıyla, tabiatımıza mal olmuş insanî değerlerle, inkıtaya uğramayan temsil gücüyle, her zaman aynı istikameti sergileyerek… Bunu bütün dünyaya duyurma imkânı var.
Fakat başta esas meseleyi kendi aramızda çözmemiz, halletmemiz lâzım. Bu ölçüde bir teveccüh olmazsa… Mukabele… O da başımızın tacıdır. Onun okunmasını hafife almıyorum; camilerde okunuyor, çok güzel. Ama murâd-ı İlâhî nedir, makâsıd-ı Sübhanîye nedir? Efendimiz bununla bize neyi anlatmak istemiştir? O sünnet-i sahihasıyla neyi anlatmak istemiştir? Sahâbe-i Güzîn o güzide hayatlarıyla bize neyi anlatmak istemişler…
Bunların uzun boylu, karşılıklı, mukayeseli müzakerelerle ele alınması; her zaman duygularımızı, düşüncelerimizi yenileyerek, yeni ufuklara açılarak, günümüzün bize yüklediği o sorumluluğu inşallah yerine getirmiş oluruz.