Şimdi bir kere düşünelim: Hz. Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) o alabildiğine vahşi, bedevi, vahşetleri de canavarların vahşetini unutturacak kadar ileride olan bir cemaat içinde zuhur ediyor. Bu en vahşi, en bedevi, en korkunç ve en canavar cemaatten, asırlar ve asırlar boyu insanlığı idare edebilecek melek-misal insanlar yetiştiriyor. Demek ki, O’nun sunduğu mesaj, bir hamlede, bir nefhada insanlığı kurtarmaya yetecek bir mesajdı. Ben şahsen bâtılı tasvir etmek istemem. Ancak, Allah Resûlü’nün zuhur ettiği devrede, cemiyetin ahlâken sukutunu gösteren birkaç kesit sunmadan geçemeyeceğim:
O, öyle bir cemaat içinde zuhur etmişti ki, vahşet onların tabiatlarıyla bütünleşmiş ve iç içeydi: İçki içer, kumar oynar, açıktan açığa zina eder ve bunların hiçbirini de ayıp saymazlardı. Fuhuş âdeta resmî hâle gelmişti. Bu iş için hususî evler vardı ve bu evlerin kapısında bayrak dalgalanırdı.7 Rezalet, insanı insanlığından utandıracak seviyedeydi. Ve, yazmaktan hicap duyduğum daha neler neler… Ayrıca bu insanlar bir bardak suda kızıl kıyamet koparacak karakterdeydiler. Bunları birbirine ısındırmak, imtizaç ettirmek, bir araya getirmek âdeta imkânsızdı. Âkif’in ifadesiyle: “Dişşiz mi bir insan, onu kardeşleri yerdi!” Tefrika derdi ise bütün Arap Yarımadası’nı sarmış, onulmaz gibi görünen bir hastalıktı.
Evet, aklınıza kötülük adına ne gelirse hepsi orada vardı. Ve bunların Hz. Muhammed Mustafa’yı (sallallâhu aleyhi ve sellem) dinlemeleri kat’iyen mümkün görünmüyordu. Ama O, onların o fena huy ve fena hasletlerini birer birer söktü aldı ve âdeta Kafdağı’nın arkasına attı. Sonra da onları, en âli ahlâk ve en muhteşem meziyetlerle öyle bir donattı ki, en kısa zamanda bütün medenî dünyanın önüne geçti, hatta onun muallimliğini derpiş ettiler.