İçeriğe geç

Evet, Kur’ân-ı Kerim’den hemen herkes bazı şeyler anlasa da onu bütün derinlikleriyle kavrayıp ihata edebilmek, bu alanda gerekli donanımı olan tefsir ve tevil erbabının işidir. Onlardır ki, hafî ve müşkili anlamada hem dil kurallarını göz önünde bulundurur, hem usule riayette titizlik gösterir; ölesiye bir teemmül, tedebbür ve tefekkürle murad-ı ilâhîye ulaşmaya çalışır; mücmeli yorumlamada da bütün bunların yanında mutlaka Sahib-i Şeriat’ın konuyla alâkalı izah ve tafsiline müracaat ederek vahy-i metlüvvü vahy-i gayri metlüvle test eder; rivayeti dirayetle ve dirayeti de rivayetle derinleştirirler. Zannediyorum, tefsir tarihi boyunca hakikî müfessirler de hep böyle hareket edegelmişlerdir.

Tevile gelince; o, bir söz, bir tavır ve bir davranışı, bunların muhtemel bulunduğu mânâlardan birine hamletme veya çevirme anlamına gelmektedir. Vâkıa bazıları tevile, ifade ve davranışların aklın zahirine muhalif şekilde yorumlanması da demişlerdir ki, buna, görülüp duyulan bir şeyi akla ilk gelenden başka ve hemen anlaşılmayan ma’kulâtla yorumlama demek de mümkündür. İmam Ebû Mansur Maturidî’nin, tefsire, sahabe-i kiramın Kur’ân yorumu, tevile de tâbiûn ve daha sonrakilerin mütalâa ve mülâhazaları şeklinde bir yaklaşımı da söz konusudur ki üzerinde ayrıca durulmaya değer…

Aslında “e-v-l” maddesinden gelen tevilin, herhangi bir lâfzın muhtemel bulunduğu mânâlardan birinin tercih edilip öne çıkarılma mânâsı itibarıyla da uzak-yakın lâfzın muhtemel bulunmadığı mânâyı/mânâları “tefsir” ve “tevil” deyip ortaya koymak yanlıştır.

284