İçeriğe geç

Zamanla, bu mevzuda vârid olan bütün beyanlar, tavzihler, tefsirler bir araya getirilerek geniş geniş müdevvenler oluşturuldu ki, böyle bir gayretin esası ta bazı sahabe efendilerimize gidip dayanmaktadır. Tâbiûn döneminde bu tür faaliyetler daha da genişleyerek sürdürüldü ve sonraki asırlara oldukça ciddî bir miras intikal etti. Milâdî onuncu asırdan sonra Muhammed İbn Cerir et-Taberî gibi muhakkikîn tarafından bu miras çok iyi değerlendirildi ve koca koca müdevvenler meydana getirildi. İşte, Efendimiz’den (sallallahu aleyhi ve sellem) rivayet edilenlerin yanında, sahabe ve tâbiûndan hatta tebe-i tâbiînden nakledilen hadis ve eserlerin mecmuundan meydana gelmiş bu tür külliyat daha sonrakiler için hep sağlam bir kaynak teşkil etmiştir.

İbn Cerir et-Taberî’den sonra aynı zamanda iyi bir dil üstadı da olan Mu’tezile bilgini Zemahşerî “Keşşâf” ismindeki tefsiriyle dirayet tefsircilerinin öncülerinden sayılır. Fahreddin Râzî’nin “Mefâtîhü’l-Gayb” nam tefsiri sünnî tefsir düşüncesinin en güçlü seslerindendir ve bu geleneğin önemli bir temsilcisi kabul edilir. Beyzâvî’nin “Envâru’t-Tenzîl ve Esrâru’t-Te’vîl”i tefsir silsilesinin ehemmiyetli halkalarındandır ve Zemahşerî’nin i’tizâlî mülâhazalarına cevaplar ihtiva etmesi açısından da ayrı bir önemi hâizdir.

Daha sonraları ise, rivayet ve dirayet tefsirlerinin yanında tasavvuf ve fıkıh çizgisinde de bir hayli eser ortaya konmuştur. Ebu’l-Leys es-Semerkandî, Beğavî, İbn Kesîr, Celâleddin es-Suyûtî, Ebu’s-Suûd, Kemalpaşazâde, İsmail Hakkı Bursevî, Âlûsî Bağdâdî, Konyalı Vehbî ve Allâme Hamdi Yazır… gibi pek çok mümtaz sima bu mübarek geleneği devam ettirenlerden sadece bazıları.

282