Evet, onlar için bir şeyin aklî olup olmaması önemli değildi; önemli olan onların hevâ ve hevesleri ve işlerine geldiği yerde atalarını izlemeleriydi. Kur’ân, o günkü mukallitlerin şahsında, daha önceki ve sonraki bütün şabloncuları da: “Ya ataları hiçbir şey akledemeyen ve doğru yolda olmayan kimseler olsalar da mı..! (doğrusu) inkâr edenlerin hâli, bağırıp çağırmadan başka bir şey duymayan çobanın hâline benzer; onlar sağır, dilsiz ve kördürler; bu yüzden de bir türlü akledemezler.”3 diyerek akıllarını başlarına almaya çağırır.
Buna, Kur’ân-ı Kerim’in genel üslûbu nazarıyla da bakabiliriz. Evet Kur’ân yer yer, Efendimiz’in muasırı bulunan müşriklere aklın diliyle çağrıda bulunur.. mantığın lisanıyla ufuklarını açar.. muhakemenin gücüyle onlara mâkulü salıklar.. ve zaman zaman da tarihî tekerrürler devr-i dâiminden sahifeler açarak, serdettiği misallerle, o günkü şirk mantıksızlığının yanında, yarınki ilhad düşüncesini de sarsar ve değişik dönemlere akletme mesajları sunar. Peygamberler ve onların irşad sergüzeştîleri, küfür, ilhad ve şirkin her çeşidine karşı en canlı örneklerin sergilendiği bir meşher, en muknî hutbelerin îrad edildiği bir minber gibidir. Kur’ân, yer yer talebelerinin elinden tutarak o meşherlerde gezdirir ve zaman zaman da çıraklarına en inandırıcı seslerden hutbelerin en nefislerini dinletir.
Dipnotlar
- 3 Bakara sûresi, 2/170-171