İçeriğe geç

İşte bu açıdan, Kur’ân’ın temel disiplinlerinden biri olan tevhid anlayışı akla uygun (mâkul); varlığın, sebepler, tabiat ve daha değişik şeylere bağlanması ise akla aykırı (gayrimâkul)’dır. Burada, zıddın, zıddıyla ortaya çıkması açısından, sanki, aklî olana, gayrimâkul daha bir vuzuh kazandırıyor gibi bir durumun söz konusu olduğunu vurgulamada yarar var…

Evet, her şey tevhid-i hakikiye bağlanmadığı zaman, pek çok yaratan, inşâ eden, öldüren, dirilten, görüp-gözeten ilâh gücünde müessirlere ihtiyaç duyulacağı zarurîdir. Böyle bir şeye ihtimal vermek ise, zincirleme pek çok muhali (imkânsızlık) birden kabul etmek demektir ki, böyle bir şeyin akla aykırı olduğu açıktır. Kelâmcıların değişik ad ve unvanlarla çokça başvurdukları bu mânâdaki mâkuliyet ve gayrimâkuliyet, Bediüzzaman’da, ayrı bir Kur’ânî ses ve soluğa dönüşür ki: insan, imana müteallik konularda onu takip ederken, Kur’ân’ın, “aklî olan”a ve “olmayan”a yüklediği mânâları apaçık görür. Kur’ân: “Şayet yerde ve gökte Allah’tan başka ilâhlar bulunsaydı, arz da, sema da fesada uğrardı.”1 gibi âyetleriyle sürekli bu konuyu muhakeme etmeye çağırır ve mantıklarımıza yeni yeni ufuklar açar.

Aslında Kur’ân, taabbüdî emirlerdeki aşkınlık müstesna, hemen her meselesini akıl, mantık ve muhakemeye tescil ettirerek mesajlarında ne aklî, ne kalbî, ne ruhî ne de hissî bir boşluğa kat’iyen meydan vermez. Aksine o, değişik türden hüküm ve iddialarını, mâkul olmayana bina etmiş birbirinden farklı pek çok hasım karşısında hep, salim düşüncenin, kurallı muhakemenin, disiplinli mantığın sesi-soluğu olagelmiştir; olagelmiş ve karşı tarafın ne kadar gayrimâkul türden mugalâtası, demagojisi, diyalektiği varsa hepsini susturmuş, bütün mücadelelerini zaferle noktalamıştır ki, biz buna, aynı zamanda hem Hak elçilerinin hem de akl-ı selimin zaferleri diyoruz.

71