İçeriğe geç

Başta Bediüzzaman olmak üzere İslâm düşünürlerine göre akıl, potansiyel derinlikleri itibarıyla, kâinat kitabını okuyan bir göz; duyduğu ses ve nağmeleri değerlendirip değişik mânâlara bağlayan pek çok ihtizaza açık bir iç kulak; eşya ve hâdiseleri aşkın bir tefahhusla temâşâ eden muhit bir idrak; varlık ve varlık ötesi âlemleri keşfe açık bâtınî bir gözdür. İnsan onunla, gözün gördüklerini, kulağın duyduklarını değerlendirip bir hükme bağlar ve onun rehberliğinde varlığın perde arkasına seyahatler tertip eder; hatta yükselir onunla Allah’a muhatap olur.. onunla cebrî-ihtiyarî belli sorumluluklar yüklenmeye ehil hâle gelir.. ve onunla topyekün kâinat ve hâdiseleri tarar, kritik eder, bir esasa bağlar ve Allah’a yürür. İyiliklerde, güzelliklerde mantık ve muhakemelerimizi vahyin ve ilhamın zenginlikleri ile buluşturur ve ötelerden gelen mesajlara referans olur.. fenalıklarda, çirkinliklerde de, ilâhî hududa mantıkî yorumlar getirerek nefsin serazat arzularını frenler ve onun taarruzlarına karşı sürekli stratejiler üretir. Ayrıca bize her zaman, şeytanın değişik planlarını aşabileceğimiz taktikler verir.. hevesât ve cismanî arzularımıza karşı da, muhasebe ve murâkabe izabehanelerinde eritilip şekillendirilmiş düşüncelerden kementler, bukağılar vurur. O, semavîliğini koruduğu sürece hemen her zaman, nefsanîliğin üzerine yürür ve onu, kendi hususiyetlerinden kaynaklanan bayağılıklardan alıkor; alıkor ve âdeta insanî değerlerin korunması mevzuunda bir polis, bir zabıta memuru vazifesi görür. Ve tabiî, “akl-ı semavî” ve “akl-ı meâd”a ait bu özelliklerden hiçbiri, “akl-ı meâş” ve “akl-ı türabî” için söz konusu değildir.

Söz bu noktaya gelince, Kur’ân ve İslâm açısından, aklın yeri, değeri, sorumluluktaki konumu ve hücciyetinden bahsedilebilirdi; ancak, biz burada şimdilik, sadece –biraz da Bediüzzaman perspektifinden– Kur’ân’a göre aklî olan (mâkul) ve olmayan (gayrimâkul) hususlar üzerinde durmayı düşünüyoruz.

69