İçeriğe geç

Evet, Resûl-i Ekrem, nübüvvetten evvel de bîhemta bir elmastı. Nübüvvet O’na semavî ayrı bir derinlik ilâve ederek âdeta O’nu bir kez daha saykıllamıştı. Yani bu muhteşem varlığa, vahiy gelmiş; O bu sayede mehbit-i vahy-i ilâhî olmuştur. Alâ meratibihim diğer nebilerin durumu da aynıdır. İşte bu tertemiz âli ruhlar Allah ile münasebet kurmuş, Allah da onları büyük bir vazife ile şereflendirmiştir.

Bu mevzuda sübjektif bir şey arz etmek istiyorum: Sizin içinizde de kalbi ilhama mazhar olanlar vardır. Meselâ bunlar, yarın başına gelecekleri, gelme sırasına göre keşfen veya müşâhedeten veya uyku ile uyanıklık arasında keşfederler. (Ben öyle hüsnüzan ediyorum. Bu tür Hak dostları daima olmuştur ve olacaktır.) Ancak bu, herkes için söz konusu değildir. Bu saf kalan ve saflaştırılanlara has bir mazhariyettir. Bunlar dün olduğu gibi bugün de vardırlar ve mazhar oldukları şeyler de nübüvvet ve mucizenin bir gölgesidir. Bunun adı vilâyet, ondan zuhur eden de keramettir. Bunlar birer ihsan-ı ilâhîdir ama hep liyakate terettüp etmektedir. Kişinin liyakati olur, tezkiye-i nefs eder, kalbini daima berrak ve duru tutar, günahlardan olabildiğine kaçınırsa ki bu da bir mânâda “tehannüs”tür. Cenâb-ı Hak da onu özel mevhibelerle serfiraz kılar.

Şimdi içimizde böylesi bir terakkiye mazhar olmayan kimseler, “Niçin bunlar seçilmiş?” diyemezler. Çünkü bu, liyakate terettüp eden bir mazhariyettir. Bu mesele biraz daha derinleştirilip katre-umman tahayyüllerine girilebilse karşımıza nübüvvet çıkar. Evet, nebi, gölgesiz, doğrudan doğruya semadan gelen vahye sinesini açar, ona mazhar-ı tam olur ve her şeyi apaçık görür. İşte nübüvvet mazhariyeti!

3