Evet, işte bu çoban da böyle bir ulûhiyet anlayışı ile Cennet’e girecektir. Çünkü o, o kadar bilmektedir. Ancak Cennet’te de herkes istifazasının derecesine göre istifade edecektir.
Bunu şöyle bir örnekle izah edebiliriz: Muhteşem bir mimar âbidesi karşısında, mimarinin en ince teferruatına kadar her şeyi müdrik olan, her nokta ve hatta ayrı bir zevk ve neşveye dalan, güzel sanatların inceliklerinden haberdar bir insan düşünelim. Bir de böylesine muhteşem bir mimar âbidesini bir kısım taş yığınından ibaret gören bir çobanın olduğunu farz edelim. Mermerler üzerindeki nadide işçiliği ve desenleri gören çoban mermere parmağını sürer ve “Hakikaten bu mermeri ne güzel oymuşlar!” der. Ancak her şeyi müdrik mimar sanatkârın, sanatkârlık ruhunun, bediiyata vukufunun –yenilerin ifadesiyle– yaratıcılık gücünün ve kabiliyetinin sanata aksettiğini müşâhede eder ve engin bir hayranlık duyar.
Şimdi bir çoban Cennet’e götürülse, orada önüne çeşit çeşit nimetler konsa, fikir yoluyla anahtarı bükmemiş, o nimetlerin kapısını açmamış böyle bir insan, ağzına koyduğu kabakla karpuzu fark edemez. Çünkü o, kabiliyetlerini tam inkişaf ettirememiştir. Ancak her nimetin ayrı ayrı lezzetini idrak eden, ağzına aldığı baklavanın içindeki cevizi, fıstığı, tereyağını tefrik eden hassas bir ağız ve gönül bu nimetlerin hepsini çok iyi idrak eder.
İşte çeşitli yerlerde değişik imkânlara sahip bulunan ve ona göre mârifet ve iz’anını artıran kimseler inkişaf ettirdikleri kabiliyetlerine göre Cennet’te niam-ı ilâhiyeden böyle istifade edeceklerdir. Bununla birlikte bir çoban da kendi idrakinin üstünde bir zevkin olduğunu bilemeyecek, onun için de rahatsız olmayacaktır. Herkes kendi inkişafına göre Cennet’te bir yerde olacak ve bulunacaktır.