İçeriğe geç

Şimdi kendi kendimize düşünelim. Dünyanın çeşitli köşelerinde, pek çok insan ve milletler var. Acaba biz bunlara Kur’ân’ın talim buyurduğu şekilde Cenâb-ı Hakk’a, Efendimiz’e ve diğer iman esaslarına inanmayı aklî ve mantıkî ölçülerde götürüp telkin ettik mi? Buna “Evet” demek mümkün değildir.

Bugün biz mü’minler, Efendimiz’in hayatbahş olan mübarek nefeslerini dünyanın dört bir köşesine götürmüş ve tevhidi aklın, mantığın ışıkları altında insanlığa takdim etmiş sayılmayız. Öyleyse hâlâ Hıristiyanlığı hak gören insanlar hakkında, “Cehennem’in gayyasına yuvarlanacaklar.” hükmünü vermek, vazifesini yapmamış insanlar olarak bizim için ayıp olmaz mı?

Evet, bizler, hak ve hakikati anlatıp onları ikna etmedik ve onlara hidayet gemisinin kaptanı olan Hz. Muhammed’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) tanıtamadık. Binaenaleyh bu noktada “Fîhi nazar” deyip hiç olmazsa mülâhaza dairesini açık bırakmakta fayda olmaz mı?

Burada şunu da ifade etmeliyim ki, biz böyle düşünürken bir hümanist gibi, yani insancıllığımızın verdiği bir şefkat ve merhametle değil, dinin bu mevzuda vaz’ettiği ölçülere dayanarak böyle bir mütalâada bulunuyoruz.

Bugün yeryüzünde bir Müslümanlık bilindiği gibi Kur’ân da ortadadır, denilebilir. Doğru, Kur’ân ortadadır, ancak Kur’ân’ı temsil eden ve temsiliyle tesir durumunda bulunan ve bihakkın Kur’ân’a cemaat olmanın hakkını veren, yani yeryüzünde her yönüyle Kur’ân’ı temsil eden parlak bir cemaat olsaydı bunu demeye hakkımız olurdu. Eskiden Batı’ya gidenler, dinî duygu ve düşünceyi götürmek için gidiyorlardı. Şimdilerde ise oralara gidenler döviz gelsin diye gitmektedirler. Bu itibarla da biz o ülkelerin insanlarına Kur’ân’ın aydınlattığı âleme giden yolları gösterememişizdir. Bu, bizim adımıza büyük bir kusur ve ayıptır.

5