İnsanın, akıl ve dehasıyla bir hakikate teslim olması nispetinde kadir ve kıymeti artar. Safdil ve bir şey bilmeyen insanlar, birinin parlak bir şey göstermesi karşısında bir teslimiyet gösterebilir ve bir hususa yönelebilirler; ancak aklı kendisine yeten, ufuklar arkasını gören deha çapındaki insanların, Efendimiz’in etrafında ciddî bir teslimiyet içinde toplanmaları, o insanların kendi nefis ve hissiyatları adına çok büyük bir fedakârlıkta bulunduklarını göstermektedir. İşte Aşere-i Mübeşşere efendilerimiz, ortaya koydukları hayatlarıyla bu büyük işi yapmışlardır.
Bir diğer mesele de, bu sahabilerin her biri çok soylu ailelerden gelmektedirler. Onların böyle soylu ailelerden gelmeleri ve dünya adına her şeyi arkada bırakmaları, daha doğrusu dünya ve mâfîhâ adına hiçbir şeye temenna durmamaları, onların ayrı bir derinliklerine işaret etmektedir.
Allah Resûlü’nün “min indi nefsihî” iltifatı olmaz. O (sallallâhu aleyhi ve sellem), çok kadirşinastır ve kendisine iyilik yapan birinin iyiliğini hayatının sonuna kadar asla unutmamıştır. Meselâ Hz. Âişe Validemiz, Efendimiz’in ilk eşleri Hz. Hatice Validemiz’e olan kadirşinaslığını şöyle dile getirmektedir: Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), evde bir şey olunca, “Şunu Hatice’nin şu akrabasına, şunu da Hatice’nin şu akrabasına gönder.” derlerdi.