Bu tarifi ilk defa Hz. Âdem (aleyhisselâm) yapmıştır. Ondan sonra gelen nebiler, aynı tarif altında insanları İslâm’a çağırmış, ondaki derinlikleri görmeye davet etmişlerdir. Hz. Âdem’den (aleyhisselâm) sonra Hz. Nuh (aleyhisselâm), وَأُمِرْتُ أَنْ أَكُونَ مِنَ الْمُسْلِمِينَ“Ben Müslüman olmakla emrolundum.”14 demiş; Hz. İbrahim ve Hz. İsmail, beşerin kıyamete kadar yeryüzünde kıblegâhı, Sidretü’l-Müntehâ’ya kadar da meleklerin metâfı olan Beytullah’ı taş taş üstüne koyup bina ederken, رَبَّنَا وَاجْعَلْنَا مُسْلِمَيْنِ لَكَ وَمِنْ ذُرِّيَّتِنَا أُمَّةً مُسْلِمَةً لَكَ“Ey Rabbimiz! Bizi Sana teslim olanlardan kıl. Neslimizden de Sana teslim olan bir ümmet çıkar.”15 diye yakarmışlardır.
Yine Hz. Yusuf (aleyhisselâm), Mısır’a nâzır olup, anne-babasına kavuştuktan ve kardeşlerini açlık ve sefalet sıkıntılarından kurtardıktan, kısaca maddî-mânevî her şeyi elde ettikten sonra, تَوَفَّنِي مُسْلِمًا وَأَلْحِقْنِي بِالصَّالِحِينَ “Allahım! Beni Müslüman olarak vefat ettir ve salihler zümresine ilhak buyur.”16 diye dua etmiştir. Hâlbuki onun sahip olduğu bu mazhariyeti elde etmiş ikinci bir insan göstermek mümkün değildir. Hz. Yusuf’un durumunu anlatırken Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurur: “Kerim oğlu kerim oğlu kerim oğlu kerim, Hz. İbrahim’in oğlu İshak’ın oğlu Yakub’un oğlu Yusuf’tur.”17 O’nun bütün dedeleri peygamberdi. O kerim insan, maddî-mânevî bütün müstesna durumları kendi nefsinde topladıktan sonra, son söz olarak bunu söylemiştir. Haddizatında Allah’a gönül vermiş ve O’na ulaşmayı özleyen bir gönlün ideal düşüncesi de bu olmalıdır.