Bir perdede iki şey birden olmayacağına göre, ma’dum olmak lazım ki, mevcut duyulabilsin, mütalâa ve müşâhede edilebilsin. İnsanın, vücudunun zılliyetini kabul etmesi gerekir ki, aslı görebilsin. Enbiya-i izâm, asfiya-i fihâm, evliya-i kirâm gibi gölge olmaya koşan o kadar çok kul var ki, bize çok beride, berinin de berisinde, onun da berisinde… bir gölgelik düşer. Kim bilir, belki de ahirette zıllullahla müşerref olacaklar da, burada gölge gibi yaşayanlar olacaktır. Allah onlara diyecektir ki, “Madem siz dünyada hep gölge gibi yaşadınız. Şimdi gelin hiçbir gölgenin olmadığı günde Benim gölgeme sığının.” Evet, Hazreti Allah hakkında böyle düşünsek de, O’nun berisindeki varlıklar hakkında temkin, dikkat ve teyakkuzu hiçbir zaman elden bırakmamalıyız.
Aslında sizin başkaları için döktüreceğiniz medh u senaların hepsi O’nun hakkıdır. Zira kimden kime, ne zaman, nasıl ve hangi şartlar altında olursa olsun, dil dudak arasında şekillenen ve dışarıya dökülen bütün hamd u senalar O’na mahsustur. Zaten günde kırk defa okuduğumuz اَلْحَمْدُ لِلهِ رَبِّ الْعَالَمِينَۙ57 âyet-i kerimesinde de bu hususu dile getirmiyor muyuz? اَلْحَمْدُ kelimesindeki “elif lam” istiğrak ifade ettiği için, “hamd” hangi hâmidden hangi mahmuda yönelirse yönelsin bunların hepsi O’na mahsustur. Bu açıdan bizi de sevdiğimiz insanları da yaratan O olduğu için, onlara yaptığımız senalar bile esasında O’na gider.
Mazluma Benzeyen Büyük Bir Zalim