Hz. Pîr, ubûdiyetin gayesi olarak iman-ı billâhı gösterir; sonra mârifetullah, daha sonra muhabbetullah ve ondan sonra da Cenâb-ı Hak tarafından ekstradan ihsan edilen zevk-i ruhaniye işaret eder.109 İşte böyle bir zevk-i ruhanî hâsıl olduğunda, bütün güzellikler cilve-i cemalinin gölgesinin gölgesinin gölgesi… olan Zât-ı Ulûhiyet’i görme iştiyakı da herhalde içimizde bir çağlayan hâlinde kendini hissettirecektir. Eğer iç dünyamızda böyle bir aşk u iştiyak duymuyorsak o zaman, bu süreci henüz tamamlamamış ve hâlâ koridorda dolaşıyoruz demektir. Bu sözlerimle kimseyi ümitsizliğe düşürmek ve ye’se sokmak istemem; fakat yürüdüğümüz güzergâhın hakkının bu olduğunun da bilinmesi gerekir. Bu açıdan bir kez daha ifade edelim ki, nazarîyi ne kadar derinleştirirseniz derinleştirin eğer amelîye sıçramıyorsanız olduğunuz yerde kalırsınız. Amelîye gelir ancak amelde derinleşerek mârifete sıçramazsanız yine olduğunuz yerde kalır, şekil ve suretten öteye geçemezsiniz. Öyle ki, ibadet ü taati sadece aradan çıkarma nevinden yerine getirir, yatıp kalkar, fakat mârifetullaha ulaşamaz, muhabbetullahı duyamaz ve zevk-i ruhaniye eremezsiniz.