İçeriğe geç

Bu itibarla, hâlis bir mü’min her meselede önce Allah Teâlâ’ya güvenip O’nun lütuf buyurduğu kabiliyetleri kullanır; fakat, başarıları kendi nefsine değil, Yüce Yaratıcı’nın inayetine bağlar, onların Allah’tan (celle celâluhu) geldiğini bilip daha sonraki muvaffakiyetlerin de yine O’nun kudret elinde olduğuna can u gönülden inanır. Böyle bir insan acz u fakr hisleriyle dolu bulunduğu aynı anda çok güçlüdür; çünkü, hakikî güç kaynağının “Kudret-i İlâhî” olduğunun farkındadır. O pek zengindir; zira, rahmet hazineleriyle beslendiğinin şuuru içindedir. “İman hem nurdur, hem kuvvettir. Hakikî imanı elde eden adam kâinata meydan okuyabilir!” gerçeğinin kahramanıdır; dolayısıyla, dünyalara meydan okuyacak cesarettedir. Onun sığındığı kale ve kullandığı kılıç ise, لَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ إِلَّا بِاللّٰهِ hakikatidir.

Evet, hakikî mü’min bir yandan, Cenâb-ı Hakk’ın verdiği iradeyi en iyi şekilde kullanır; diğer taraftan da, “Allahım beni göz açıp kapayıncaya kadar bile nefsimle baş başa bırakma!” der ve nefsine değil, Cenâb-ı Hakk’a itimat eder. Nefsini ve nefsânî duygularını en azılı düşman sayar; en güzel vekil, yegâne dost ve yardımcı olarak ise yalnızca Allah’ı bilir. Her hâdise karşısında حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ“Allah bize yeter, O ne güzel vekildir!” sözünü terennüm eder; “Ey Yüce Rabbimiz! Yalnız Sana güvenip dayandık, Sana yöneldik ve sonunda da Senin huzuruna varacağız.” hakikatini seslendirir. Her zaman, “Yalnız Allah’a dayanıp güven! Koruyucu olarak Allah yeter.”; “Ey Resûlüm de ki: Allah bana yeter. O’ndan başka ilâh yoktur. Ben yalnız O’na dayanırım. Çünkü O, büyük Arş’ın, Muâzzam hükümranlığın sahibidir.” beyanlarına bağlı kalır.

173