İçeriğe geç

Rivayete göre; bir gün, Râbia Adeviye evinde ibadet ü taatiyle meşgulken sokaktan gelen bir davul zurna sesiyle irkilir ve artarak devam eden büyük coşkunun sebebini öğrenmek ister. Komşuları, askerlik vazifesini tamamlayan bir gencin evine dönmekte olduğunu söylerler. Kadınlık aleminin iftihar âbidelerinden olan bu mualla annemiz, bir müddet kalabalığı seyreder, gencin davul zurna eşliğinde anne-babasına kavuştuğu sahneyi görünce artık gözyaşlarını tutamaz hâle gelir ve hıçkıra hıçkıra ağlar. Herkes gülüp eğleniyorken, o gözlerinden sicim gibi yaş döker; “Acaba, ötede ben de şu gencin karşılandığı gibi sevinç içinde karşılanacak mıyım?” der, âkıbet endişesini seslendirir. Sonra, “Dost, Dost!..” diye inler; O’na vâsıl olacağı anın hayaliyle kendinden geçer.

Evet, o gencin ailesiyle yeniden buluşması da, aslında daha bu dünyadayken visâl ufkuna ermiş o merhume kadının iştiyakla beklediği kavuşma da bir vuslattır; lâkin, kıymet bakımından bu iki vuslat arasında dağlar kadar fark vardır. Râbia Hatun, gayrı benlik sahillerinden uzaklaşmıştır, gözleri ufuklarda Sultan’a kurbet yolları aramaktadır. Kırık Mızrap’ta şiirleştirildiği üzere, beşerden beklenen de bu çizgide yaşamaktır:

“Aşk ve vuslat ihtiyacıyla var olan insan,
Ömür boyu hep bu hislerle yoğrulur durur..
Gönlünde buğu buğu billûrlaşan mânâdan,
Öteleri duyar ki, bence murat da budur.”

Aslında, Mahbûb-u Hakikî nazar-ı itibara alınmadan şuna-buna, şu nesneye-bu objeye duyulan alâka darmadağınık, gelecek vaadetmeyen, kararsız ve neticesizdir. Hâlis bir mü’min herkesten ve her şeyden evvel O’nu sevmeli, diğer bütün sevimli şeylere de O’nun isim ve sıfatlarının değişik renk, desen ve edada birer tecellîsi olarak alâka duymalı ve temâşâ ettiği her şey vesilesiyle “Bu da Senden!..” deyip âdeta bir vuslat faslı daha yaşamalıdır.

5