Tabiî, bu ruh hâletini yakalayamayan kimselerin namazları da boşa gitmez; onlar da vazifelerini yapmış ve kulluk borçlarını ödemiş olurlar. Ne var ki, böyleleri için bir kurtuluş vaadi söz konusu değildir; onların durumları Allah’ın rahmetinin enginliğine emanettir; birisinin bir şefaat eli uzatmasına vâbestedir.
Kur’ân-ı Kerim, kurtuluş teminatını huşu’ ve hudu’ya bağladığı gibi, kudsî hadis diye rivayet edilen hoş bir beyanla Rehber-i Ekmel Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) de duaların kabulü hakkında aynı hususa işaret buyurmuştur: “Cenâb-ı Hak kuluna şöyle ferman etmektedir: Sen gönlünün huşuunu ve gözünün yaşını Bana armağan et, sonra hâcetin ne ise onu Benden iste ki, Ben de icabet edeyim; zira Ben yakınım ve herduada bulunana icâbet ederim.”
Sözün özü; ötede boş temennilerle çırpınıp durmamak ve can yakıcı bir azaba düçar olmamak için hayatın her anını değerlendirmek, vakit varken düşünüp ibret almak ve gerçekleri bulup onlara sarılmak gerekmektedir. Bülûğa erdikten sonra şuurlu olarak bir saat bile yaşasa, özellikle inkâr ve şirk konusunda ötede hiçbir mazeret ileri süremeyecek olan insan, bir de vasatî ömür sayılan altmış seneyi tamamlarsa, artık Cenâb-ı Allah’ın emir ve yasaklarına tâbi olma konusunda hiçbir mazeret hakkına sahip olamayacaktır. Bu itibarla da, yaşı genç olanlara bir an önce nazarîden sıyrılıp amelîye yürümek ve ahiret için azık edinmek düşmektedir. İhtiyarları bekleyen vazife ise, işin amelî buudunu sürekli canlı tutmak, ibadetleri şuurluca eda etmek ve her hasenâtı içte duyarak yapmaktır.