İçeriğe geç

Kelâm ve Akaid kitaplarında, hâlet-i yeis üzerinde tafsilâtlı bir şekilde durulmuş; bu hâlin başlangıç anı, hangi vakitleri içine aldığı ve o esnada yapılan imanın ve tevbenin makbul olup olmadığı hususundaki görüşler detaylıca ele alınmıştır. Bu mütalâalara esas teşkil eden âyet-i kerimelerden birinin meali şöyledir: “Kötülükleri işleyip dururken, ölüm kendisine gelip çattığında ‘Şimdi gerçekten tevbe ettim!’ diyenlerin ve bir de kâfir olarak ölenlerin yaptığı tevbemakbul değildir. İşte öyleleri, kendileri için çok acı veren bir azap hazırladığımız kimselerdir.”1

Evet, büyük bir korku ve telâşın yaşandığı hâlet-i yeiste, o esnadaki çaresizlik sebebiyle küfürden dönerek iman etmek makbul sayılmamıştır. Ne var ki, bu hâlin başlangıç anının çok iyi tespit edilmesi gerekmektedir. Genel kabule göre; bu vakit, hâlet-i nezi’de (can boğaza gelince) artık tamamen dünyadan ümidin kesilmesi ve sayılı nefeslerin tükenmekte olduğunun hissedilmesi zamanıdır. Vefat etmekte olan insan anlar onu; hisseder elinin ayağının çekilmekte olduğunu. Bazıları için öbür alemin perdeleri indirilir, ahiret kapıları açılır; insan bütün dehşetiyle ölüm ötesini görür. İstisnalar olsa da, çehrede ekşimeler başgösterir. Bir anda gözünün önünde beliren ötelere ait tablolar karşısında insanın yüz hatları gerilir; el, ayak, yüz ve göz hareketleri yolculuk telâşını dışa aksettirir. Gayri insan yaşama ümidini tamamen yitirir. Orada hazır bulunanlar da hastanın gidici olduğunu bilirler. Doktorlar durumu anlar ve tespitlerini seslendirirler; “kalb ölümü” derler, çok geçmeden “beyin ölümü”nün de gerçekleşeceğini muhakkakmış gibi haber verirler.

223