İçeriğe geç

Herkesin imana uyanması ve insanlığın kurtuluşu hesabına bu denli ızdırap çekme ve karanlıktakiler için bu kadar dertlenme mârifete vâbeste bir meseledir. İnsan ancak bildiği ve idrak ettiği ölçüde ahirete ve ahiretin vaadettiklerine kıymet verir. Bazen her insanın vicdanı bazı şeyler duyabilir. Meselâ, herkes zaman zaman, “Allahım! Sen benim Rabb-i Rahîmimsin, ben ise Senin âciz bir kulunum. Sen her şeyi yaratan Hâlık u Kerimsin, bense Senin zavallı bir mahlûkunum” deyip, O’nun kapısında ezildiğini hissedebilir. Fakat âriflerin duyuş ve hissedişi süreklidir ve daha derindir. Hele o engin ruhu ve aşkın ufkuyla âriflerin de seyyidi olan Resûl-i Ekrem Efendimiz’in meseleleri duyuş ve hissedişi bambaşkadır.

Peygamber Efendimiz buyurur ki; “Miraç gecesi, bir noktaya ulaşınca, Cibrîl-i Emîn’i partal bir elbise gibi çok yıpranmış, beti-benzi sararmış bir vaziyette gördüm. O noktaya vardığında âdeta ayaklarının bağı çözülmüş, yığılıp kalmıştı. Allah karşısında duyduğu haşyet onu bu hâle getirmişti. O zaman bir meleğin Cenâb-ı Hakk’ı nasıl bildiğini anladım.” Evet, Cebrail’in (aleyhisselâm) o hâli Mevlâ-yı Müteâl’i bir melek mârifetiyle bilişinin ve O’na karşı derin saygısının neticesiydi. İşte, Peygamber Efendimiz’in mârifeti ve Hak karşısındaki haşyeti de onunkinden geri değildi, hatta ileriydi. Çünkü, Resûl-i Ekrem, melekleri bile geride bırakacak bir derinliğe sahipti. Bundan dolayıdır ki, Miraç’ta Cibrîl-i Emin, bir noktadan sonra O’na, “Yürü, top senin çevkan senin!” demişti. O gitmiş, görmüş, duymuş, tatmış ve bilmesi gereken şeyleri hakkalyakîn bilmişti… Sonra da o gördüğü, duyduğu, tattığı şeyleri insanlara duyurma iştiyakıyla geriye dönmüştü.

Efendimiz’in Hüznü

381