سُبُّوحٌ kelimesi Cenâb-ı Hakk’ın bir ism-i şerifidir; O’nun noksan sıfatlardan uzaklığını, şirkten tenzihini ve varlığın bütünüyle O’na ait olduğunu ifade eder. Sübbûh, sebeplere tesir-i hakikî vermeme ve esbâbı birer perde görme hakikatine bakan bir isimdir. سُبْحَانَ kelimesi de ondan gelir ve aynı mânâyı bildirir. Bundan dolayı, zifiri karanlık bir gecede, uçsuz bucaksız bir denizde, köpürüp duran dalgalar arasında ve sebeplerin bütün bütün tesirsiz kaldığı bir anda, Hazreti Yunus (aleyhisselâm) “Yâ Rabbi! Senden başka ilâh yoktur, ulûhiyet tahtının yegâne sultanı Sensin. Sübhansın, bütün noksanlardan münezzehsin, yücesin. Doğrusu kendime zulmettim, yazık ettim. Affını bekliyorum Rabbim!”5 derken “Sübhan” ismine sığınmıştır. Hazreti Yunus İbn Metta, bu sözleriyle, “Sebeplerin hakikî tesiri yoktur; Sen esbâbı, izzet ve azametin için perde yapmışsın; fakat dilersen her şeyi sebepsiz yaratırsın. İşte, bütün sebeplerin bana sırtını döndüğü şu anda, ey Müsebbibü’l-esbab, sebepler üstü olan azametine, her şeyi muhit bulunan güç ve kudretine, ilminin ve meşîetinin enginliğine sığınarak sadece Senden yardım dileniyorum!” mânâlarını kastetmiş ve bunları bütün samimiyetiyle gönlünün sesi olarak dile getirmiştir. O, bütün benliğiyle Cenâb-ı Hakk’a teveccüh edince de, nur-u tevhid içinde sırr-ı ehadiyet inkişaf etmiş; hükmü hem balığa, hem denize, hem geceye ve hem de gökyüzüne geçen Allah Teâlâ, geceyi, denizi ve balığı onun hizmetine vermiş ve Hazreti Yunus’u sahil-i selâmete çıkarmıştır.
Dipnotlar
- 5 Enbiyâ sûresi, 21/87.