İşte, maddî ve mânevî füyûzât hislerinden fedakârlık deyince, bu zevk ve lezzetlerin her iki çeşidini de davası uğrunda feda eden adanmışlar akla gelir. Bir davaya dilbeste olmuş ve ona adanmış bir ruh hem maddî hem de mânevî füyûzât hislerinden el çeker; onları gaye ve hedef yapmaz. Bu, insanın maddî-mânevî zevk ve lezzetleri davasına kurban etmesi, vermesi gerekli olan şeyler bir yana, verme mecburiyetinde olmadığı şeyleri bile bağlandığı o dava hatırına gözden çıkarması ve terk etmesi demektir ki; bu davranış adanmış olmanın bir gereğidir.
Malumunuz olduğu üzere, Üstad Hazretleri de, bu “terk” meselesini değişik yerlerde anlatır; acz, fakr, şevk, şükür, şefkat ve tefekkür yolunu izah ederken, Nakşibendî tarikatında bir esas olan “terk” mesleğine de değinir. Evet, Muhammed Bahauddin Nakşibend Hazretlerinin yolunda dört şeyi terk etmek lazımdır ki; bu esas Farisî bir beyitle ifade edilmiştir:
Rıza-yı ilâhîye vasıl olabilmek için terk edilmesi gereken dört şeyden ilki dünyadır. Mesnevî-i Nuriye’de, dünyayı terk etmenin ölçüsü verilirken, “Dünya hayatına ait işlerden kazandığına sevinmeme, kaybettiği şeye de üzülmeme”2 esası zikredilmektedir. Yani, dünyayı terk etmeyi başaran bir insan, bütün yeryüzü onun olsa, dünya kadar mal mülk edinse de çok sevinmeyecek, nimete şükretmekle beraber, “Bu kazancım önemli değil Allahım; çünkü benim için Sen ve Senin rızan önemlidir.” diyecek; bütün dünyayı kaybetse de sabırla mukabelede bulunacak ve mahzun, mükedder olmayacaktır.
Dipnotlar
- 1 Bediüzzaman, Mektubat s.17 (Dördüncü Söz, İkincisi).
- 2 Bediüzzaman, Mesnevî-i Nuriye s.119 (Habbe).