Keramet-ikram arasındaki farka gelince: Enaniyetin çok ileriye gittiği bir dönemde, keramet kelimesi aynı zamanda ıstılahî mânâdaki vilâyeti hatıra getirdiğinden dolayı olsa gerek, Hazreti Pîr, bu mevzuda meseleyi biraz daha beriye çekmiş ve mazhar olunan fevkalâde lütuf ve ihsanları ikram-ı ilâhî çerçevesinde ele almıştır.6 Bu açıdan bakıldığında, ikram, insandaki tahdis-i nimet duygusunu tetiklemeli ve Allah’a hamd ü senâ duygularını coşturmalıdır. Alvar İmamı’nın ifadesiyle, insan her zaman: “Değildir bu bana lâyık bu bende / Bana bu lutf ile ihsan nedendir?” mülâhazalarıyla oturup kalkmalıdır. Hazreti Pîr, bu düşünceyi daha farklı bir ifadeyle şöyle dile getirir: “Nefis cümleden edna, vazife cümleden âlâ.”7 Evet, Hazreti Pîr’e göre önemli bir vazife gördürülüyor fakat vazife gören kişi bir neferden ibaret. Bundan dolayı o meâlen: “O Sultan-ı Zîşân, bazen bir neferi bile başkalarına madalya takmakla vazifelendirebilir. Benim vazifem de bundan ibarettir.”8 demek suretiyle mesleğin esası olan mahviyet, tevazu, hacalet ve kendini sıfırlama yolunu nazara vermiştir. Bu bakış açısına göre insan, mazhar olduğu ikramları, fevkalâde bir donanım ve hususiyetin tezahürü olarak değil de, ekstradan lütfedilen, meccanen bağışlanan bir ikram-ı ilâhî şeklinde görmelidir.
Dipnotlar
- 6 Bkz.: Bediüzzaman, Mektubat s.30 (Dokuzuncu Mektup).
- 7 Bediüzzaman, Şuâlar s.424 (On Dördüncü Şuâ).
- 8 Bkz.: Bediüzzaman, Mektubat s.400-401 (Yirmi Sekizinci Mektup, Üçüncü Mesele).