Asıl konumuza dönecek olursak, her şey künde künde üstüne yıkılıp gittikten sonra zannediyorum yeniden kendi değerlerimize dönme zamanı gelmiştir. Bu noktada dikkat edilmesi gereken husus, kendi değerlerimize sahip çıkma mevzuunda ciddîlerden daha ciddî bir duruş ortaya koymak olmalıdır. Bunun ismi ne ric’at, ne irtica, ne de gericiliktir. Zira biz kendi değerlerimize sahip çıkmanın yanında dünyayı içinde bulunduğumuz zamana göre doğru okumamız, bu mevzuda inkılâpçı bir ruha sahip olmamız gerektiğine de inanıyoruz. Aslında mü’min için bu durum, bir mânâda bir ikilem ve altından zor kalkılır bir çelişkidir; ama o, bunu mutlaka gerçekleştirme azminde olmalıdır. Yani bir taraftan kendi değerlerini dünyalara feda etmeyecek kadar onlara sahip çıkacak, “bin canım olsa o değerlere feda olsun” diyecek; fakat diğer taraftan da, en büyük bir müfessir olan zamanın tefsirini, o tefsirin rüzgârını arkasına almada asla ihmalde bulunmayacak. Yoksa zamanı ve tekvînî emirleri daha iyi yorumlayan insanlar gelir; gelir ve üzerinizde baskı kurup size hükmetmeye başlar. Ardından siz, günümüzde olduğu gibi, onların vesayetine girmeye mecbur kalır ve ezilmeye mahkûm olursunuz. İşte bu yönüyle her birimiz sürekli inkılâpçı ve doyma bilmeyen bir mârifet eri olmaya çalışmalıyız. Düşüncede, tefekkürde, araştırmada, zamanı doğru okumada durağanlık bizi esir hâle getireceği için eşya ve hâdiseleri, pamuk veya yün atıyor gibi sürekli hallaç etmeliyiz.