Bu arada şunu da ifade etmeliyim ki, aslında bizde çözülme Tanzimat’tan çok daha erken bir dönemde başlamıştı. Tanzimat, işin artık dışa vurduğu dönemin adıdır. Meseleyi sadece Mustafa Reşit’e bağlamak, on dokuzuncu asrın ilk yıllarıyla irtibatlandırmak yanlıştır. Belki o mesele, Yeniçeri’nin başkaldırdığı, saray baskınlarının, o baskınlarla hükümdar indirip hünkâr çıkarma gayretlerinin olduğu dönemlere; Genç Osman ve 4. Murat dönemlerine kadar uzanır. Ta o zamandan itibaren fitne, ihtilâf ve iftiraklar bizi içten içe kemiriyor ve karbonlaştırıyordu. Bu sebeple denilebilir ki, Tanzimat Fermanı’nın ilân edildiği yıllarda, bizim zaten kendimize ait devlet ve idare felsefemiz, adalet ve hakkaniyet telâkkimiz yerle bir olmuştu. Merhum Mehmet Âkif’in şu enfes ifadeleri sanki o dönemi tasvir etmektedir:
Sonraki yıllarda ise yara daha bir derinleşti, acılar daha bir arttı. Temel değerlerimiz bütünüyle –Üstad Necip Fazıl’ın ifadesiyle– künde künde üstüne devrildi. Bu arada yuva da yıkıldı; yuvadaki eşler arasında sağlam temeller üzerine kurulu hayat felsefemiz de, anne-baba evlât arasındaki sıcak ve samimî münasebet anlayışımız da.