Bu arada şunu ifade edeyim ki, bu tespitlerimizle, geçmişte ortaya konan nice ceht ve gayretleri hafife aldığımız akla gelmesin. Zira biz biliyor ve inanıyoruz ki, ecdadımız asırlar boyu İslâm’ın bayraktarlığını yapmış ve aynı zamanda onun haysiyet, şeref ve namusunu korumuşlardır. İnşaallah onlar sahip oldukları bu pâyelerle Resûl-i Ekrem Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) sancağı altında bir araya gelmeye namzet insanlardır. Fakat sahip oldukları bu güzel vasıfların hakkını vermenin yanında meseleye daha küllî ve bütüncül bir nazarla bakılması gerekir. Elbette biz, hâdisenin içinde, hâdiseyi yaşayan bir vakanüvis gibi vakaları okuyamadığımız ve o şartları tam olarak bilemediğimizden o dönemdeki insanlar hakkında belki bazı yanlış hükümlere de varabiliriz. Bununla birlikte işin doğrusu bazı hususları sorgulamadan da kendimizi alamıyoruz. Meselâ şu soruları kendi kendimize sormadan edemiyoruz: Neden acaba Sultan 2. Abdülhamit dönemine kadar bir Mühendishane-i Hümâyûn, bir Tıbbiye-i Şahane gibi müesseseler kurulmadı? Toplum için hayatî derecede öneme sahip bu müesseselerin açılışında niye bu kadar geç kalındı? Diğer başarılarımızın yanında niye aynı ölçüde laboratuvarlarımız, araştırma merkezlerimiz işlemedi? Müspet ilimlere dair bir kısım meseleler niye daha erken dönemlerde ele alınmadı? Soruları çoğaltabilirsiniz. Fakat bu sorularla bizim asıl dikkat çekmek istediğimiz husus şudur: Maruz kaldığımız uzun bir duraklamanın ardından elit ve entelektüel bir sınıf yetiştirme yolu oldukça çetin ve meşakkatlidir. Fakat bütün bu zor ve olumsuz şartlara rağmen milletimizin yeniden ihyası, yeniden ruhunun âbidesini ikame etmesi adına; bilmesi gerekli olan şeyleri doğru bilen, doğru bildiklerini müsait ortamlarda haykırabilen yani gerektiğinde bir bulut gibi gürleyen, gürleyip bir rahmet yağmuru gibi sağanak sağanak aşağıya boşalan insanlara ihtiyacımız var. Meselâ ülûm-u diniye sahasında iştigal eden bir insan tefsir, hadis, fıkıh, kelâm, usûl-i fıkıh… gibi ülûm-u İslâmiye’yi temel yönleriyle bilmeli ve bildiklerini muhatabına çok rahat ifade edebilmelidir. En azından ansiklopedik seviyede bir malûmata sahip olmalıdır. Yani karşılaştığı bir mevzuu nerede bulabileceğini bilmeli, “Bu konu falan kaynakta şu çerçevede ifade ediliyordu. Dayanağı, menatı da şuydu.” diyebilmelidir. Bir ölçü vermek gerekirse, meselâ hadisle iştigal eden bir insan hiç olmazsa karşılaştığı bir hadis hakkında: “Ben bu hadisi Kütüb-ü Sitte’de hatırlamıyorum. Ama onu Zevâid’de görmüş olabilirim.” diyebilmeli, ele aldığı o hadis-i şerifin, Hâkim’in Müstedrek’inde mi, yoksa Darakutnî’nin Sünen’inde mi ya da daha sonraki telifatta mı geçtiğini bilmelidir. İşte bu seviyede bir entelektüel sınıfın yetiştirilmesi adına binlerce insan seferber edilse değer, zannediyorum.