İçeriğe geç

Bu durum esmâ ve sıfât haricinde de söz konusudur. Meselâ insan fuâd (kalb) ufkundan varlığa ve varlık ötesine baktığı zaman ceberût âlemini temaşa eder. Bütün sıfatların hakikatlerini görür, görür ve sır ufkuna vasıl olur. Bu defa Cenâb-ı Hakk’ı müşâhede imkânına ulaşır ve Cenâb-ı Hak’la arasında bir tür muamele cereyan eder. Bu, Allah’ın bir çeşit taltifidir, ihsanıdır. Meselâ, Cenâb-ı Hak sübühat-ı vechiyle onun çehresini aydınlatabilir. Öte yandan Allah, varlığa sübühât-ı vechi ile temasta bulununca salikin hissinde her şey yanıp kül olur, müzmahil olur, çözülür gider. Geride sadece “O” kalır. İşte bu seviyedeki birisi, Muhyiddin İbn Arabî gibi “Lâ mevcude illâ Hû” (Ondan başka mevcut yok) diyebilir ki, bu sübjektif bir mülâhazadır.

“Lâ Mevcûde İllâ Hû”

Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri, İmam Gazzâlî Hazretlerinden mülhemen, “Lâ ilâhe illâ Hû, avamın tevhididir. Lâ mevcûde illâ Hû, havâssın”23 der. Bir zevk, bir hâl meselesidir bu. Bir müşâhedenin neticesidir ve o durduğu yer ve konumu itibarıyla bunu görüyor, duyuyorsa, gördüğünü ve duyduğunu konuşur. Kendisiyle çelişki yaşamak istemez. Öyle görecek, öyle duyacak, fakat farklı konuşacak… Muhyiddin İbn Arabî gibi kişiler için mümkün değildir bu.

Allah Kalbde mi Biliniyor?

Potansiyel olarak bu mahiyete sahip insan, bahsi geçen seviyeleri idrak ederse, kâinatı içine alacak vicdan genişliğini yakalayabilirse Allah’ı “kenzen” kalbinde duyabilir. İbrahim Hakkı Hazretleri Mârifetname’sinde bunu şöyle ifade eder:

Sığmam dedi Hak arz u semaya

Kenzen bilindi dil madeninden.

232