İçeriğe geç
1. Bölüm

Önsöz

Kur’ân-ı Kerim öyle bir kitaptır ki, onun her bir cümlesinin, her bir kelimesinin, hatta her bir harf ve harekesinin çok yönleri vardır; o, her bir muhatabına ayrı ayrı kapılardan hissesini verir. Aynı âyeti okuyan sıradan bir insanla bir şairin, bir edibin, bir ilim adamının ya da bir filozofun anlayacağı şeyler farklı farklıdır.

Kur’ân, harika bir şekilde birbirine uzak ya da yakın bütün konuları ihtiva etmektedir. İnsan ve insanın vazifesi, kâinat ve “Kâinatın Yaratıcısı”, yeryüzü ve gökler, dünya ve ahiret, geçmiş ve gelecek, ezel ve ebedle alâkalı konuları bir arada anlatmakla beraber; bir damla sudan yaratılan insanın ta kabre girinceye değin, yemek ve yatmak âdâbından kaza ve kader konularına, kâinatın altı günde yaratılmasından rüzgârların vazifelerine kadar pek çok mevzuyu beyan etmektedir.

Kur’ân-ı Hakîm, her asırdaki insanların her bir tabakasına, doğrudan doğruya sadece o tabakaya hususî müteveccihmiş gibi hitap etmektedir. İnsanlığın bütün tabakalarına, her nev’e, her taifeye muvafık gelecek bir ders vermektedir. Hâlbuki ders birdir, ayrı ayrı değildir. Öyleyse, aynı derste ayrı ayrı derece ve tabakalar vardır. Her insan kendi derecesine göre, Kur’ân’ın perdelerinden bir perdeden kendi ders hissesini almaktadır.

Evet, Kur’ân’da her şey vardır; fakat muhtelif derecelerde ve çeşitli hüviyetlerde içtimaî düsturlar ve kevnî kanunlar hâlinde, insanların çalışmasına ve gayretine terettüp eden nüve, çekirdek ve tohumlar şeklinde vardır.

Abdurrezzak’ın rivayet ettiği bir hadis-i şerifte Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Muhakkak her âyetin zâhiri ve bâtını, bir haddi ve müttalâ’ı (yani açık ve işaret yollu mânâları) vardır; bundan başka, her bir âyetin dalları ve şubeleri vardır.”1 buyurmaktadır.

1