İçeriğe geç

Nazârî planda ilim, mebâdîden sayılır ve irfan, onun amelî bir semeresidir. Ârife gelince o, icmâlî ilmini ameliyle derinleştire derinleştire, ibadetini ubûdiyet-i hâliseye, ubûdiyetini de ubûdet-i mahzâya çevirebilmiş öyle bir aksiyon insanıdır ki, وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْإِنْسَ إِلَّا لِيَعْبُدُونِ4 fermân-ı sübhanîsince, Allah’ı dosdoğru tanıyıp bilmeye çalışır ve bu bilgiyi derin bir kulluk şuuruyla tabiatına mâlederek, daha doğrusu tabiatının en önemli bir derinliği hâline getirerek hilkatin gâyesi ve fıtratın neticesi istikametinde ölesiye gayretler sergiler. Böyle mütemâdî gayretlerle o, sürekli kendini yeniler.. Hak’tan başka her şeye bütün bütün kapanarak her an ayrı bir neşve ile O’na yönelir.. ne Celâl’in cefâsına takılır, ne Cemâl’in vefâsıyla küstahlığa girer; her zaman, “Kulluğum başımda billûrdan bir taç / Kullukla erilmez pâyeye erdim.! / Kapında bu benden hep Sana muhtaç / Aç kapını, tut elimden ben geldim!”5 der.. ve acı-tatlı O’nun her muamelesini kendine sunulmuş bir armağan gibi karşılar.. karşılar ve ârifin gönlünün gam-gîn olmasının gerekli olduğunu mırıldanır ve hep rızâ soluklanır. Söyleyen ne hoş söylemiştir: “Ârifin gönlün Hudâ gam-gîn eder, şâd eylemez / Bende-i makbûlünü mevlâsı âzâd eylemez.”

181