Âlim-i mü’min, sâhib-i hâl; ârif-i billâh ise, sâhib-i makamdır. Hâl, değişmeye maruz; makamsa, Hak inâyetiyle hep sâbittir. Ârifin hâli, teveccühün teveccühle derinleşip damla iken derya, zerre iken güneş olması şeklinde de değerlendirilebilir.. evet ârif, o kadar mârifetle meşbu’dur ki, ne dünya umûrunun hâciyât ve zarûriyâtı, ne de uhrevî âlemlerin câzibedâr güzellikleri kat’iyen onu meşgul etmez / edemez ve hele asla ona husûf ve küsûf yaşatamaz. Evet o, o kadar Hak’ta fâni olmuştur ki, farkına varsın varmasın görenler onu “huluk-u a’zam”ın bir timsali gibi görür ve onu her gördüklerinde de Hakk’ı hatırlarlar. Zira o, baktığı her varlığa kendi ufkundan bakar.. herkesi o ufkun sıcaklığıyla kucaklar ve muhtemel kinleri, nefretleri, düşmanlıkları, sımsıcak bir muhabbete çevirir.