İçeriğe geç

Teftâzânî, vücud hakkındaki telakkileriyle tasavvufçuları iki kategoride mütalâa eder. Ona göre bunlardan bir kesim, vahdet-i vücud mevzuunda oldukça makul bir çizgide yürür.. ve mevcûd gibi vücudda da kesretin var olduğunu kabulle beraber, seyr-i ruhanîlerinde kendi kemalâtlarının arşına ulaşıp da kendilerini tevhid deryasında müstağrak; zâtlarını Zâtullah’da, sıfatlarını da Sıfâtullah’da eriyip gitmiş görünce, gayrı onların nazarında bütün mâsivâullah kaybolur gider; gider de Hazreti Vücud’dan başka bir şey göremez olurlar. Bu hâle, “fenâ fi’t-tevhid” dendiğine daha evvel temas edilmişti ki, Hazreti Seyyidü’l-Muvahhidîn, bir kudsî hadisle bu noktaya şöyle işaret buyururlar: “Allah: Kulum, nafile ibadetlerle Bana yaklaşır, yaklaşır da Ben de onu severim; sevince de onun işiten sem’i, gören basarı olurum.”5 Bu mertebeye yükselen bir müntehî, bazen müşâhede ettiği resimleri, bazen de vicdanında duyduğu ahvâli ifade edecek tabir bulamadığından, maksadı aşan beyanlarda bulunabilir; hatta hulûl ve ittihada çekilebilecek sözler bile söyleyebilir.

İkincilere gelince, onlar açıktan açığa nazarî bir vahdet-i vücuda kâildirler.. ve bir mânâda her şeyi O’ndan ibaret kabul etmektedirler ki; bu telakkiye göre, görüp duyduğumuz âlemde, vücud-u Bârî’den başka hakikî hiçbir vücud yoktur; kesret dediğimiz şeyler ise sırf bir hayal ve seraptan ibarettir.

181