İçeriğe geç

Cezbe insanı, bazen, kendini feyz-i ilâhî muhitinde müstağrak görerek, dünyayı da, ukbâyı da, dünya ve ukbâ ile münasebetlerini de öyle bir nisyana gömer ki, artık O’nun tecellîlerinden başka bir şey göremez. Muallim Naci:

“Bir cezbe verdi tab’ıma bahrin hurûşu kim,
Sandım muhît-i feyz-i ilâhî hayâlimi…”

der ve kendini, kendi gibi diğer şeyleri de o Câzibedâr-ı Mukaddes’in cezbiyle mest ü mahmur görür. Evet, “Muhabbet-i ilâhînin cezbesinden ve şarab-ı muhabbetten herkes ve her şey mesttir: Felek mest, melek mest, nücûm mest, semavat mest, şems mest, kamer mest, zemin mest, anâsır mest, nebat mest, şecer mest, beşer mest ve baştan başa bütün canlılar mesttir.”4

Cezbe iki türlü olur:

1. Hafî (gizli olanı) ki: Cezbeli; Hakk’ı sever, Hakk’ın emirlerini yerine getirmekten derin bir zevk alır ve sürekli daha derin bir haz kaynağına doğru çekildiğini hisseder.

2. Celî (açık olanı) ki: O, her an daha da inkişaf eden, daha da büyülü bir hâl alan, çok derin bir duyuş ve sezişle, O Mutlak Câzibedâr’ın cezbiyle, üns, huzur ve itminan tüten sırlı bir dünyaya müncezip olduğunu duyar ve hep meczup olarak yaşar.. tabiî, hâlden anlamayanlar da, onun hayatındaki televvünâta bakarak onu deli sanırlar. Bu hâl ve bu iltibası ifade etmesi bakımından, Abdülaziz Mecdi Efendi’nin, cünûn redifli şu gazeli oldukça mânidârdır:

“Cezbe derler bir cünûn vardır fevz-i emin
Bundan eyler îtilâ bâlâya esrâr-ı cünûn”
205